believerinlife

Yaşama, sevgiye ve dönüşüme dair derin bir yolculuk

  • Teslimiyet

    Yoğun başladı bu haftam; tatilden dönüş hep ruhen yoğun oluyor benim için. Hele ki kayak tatilinden dönüş daha bir sarsıyor beni. 

    Snowboardun üzerinde olduğumda, her günüm öylesine dolu ve doyurucu geçiyor ki… Sabah erken kalkıyoruz, sağlıklı bir kahvaltı ardından dostlarla kayarak, keyifli sohbetler ederek geçen saatler sonrasında, fiziksel olarak aktif olmanın verdiği rahatlıkla öğlen yemeğine oturuyoruz. Ve tekrar board’unu takıp pistlere atıyorsun kendini, birde hava güzel ve güneşliyse, ve de yakın tarihte kar yağdıysa, pistler powder snow olarak tanımlanan, board’cuların cok sevdiği yumuşacık bol kar ile kaplıysa… İşte o tatil inanılmaz keyifli olmaya başlıyor o zaman. Sabah erken kalkıyor, fiziksel yorgunluk ve bol oksijenin etkisi ile akşam yine erkenden yatıyorsun yatağa, doğanın ritmine ayak uyduruyorsun bir nevi. Bütün gün fiziksel bir aktivite yapmış olmak günün çoğunluğunda an’da tutmuş seni, beynini susturmuş bir nebze… İşte fark etmediğin huzurun, bu tatili ayrıcalıklı kılan hissin kaynağı da bu aslında.

    Pazar akşamı gece yarısıydı eve vardığımızda. Yoğun geçen ilk iş günün akşamında ise vermem gereken bir yoga dersim vardı. Hayat ve yoga bu işte… Sana nefes almak için vakit tanımıyor bazen, öğretilerini hazır olduğun o anda sana sunmak üzere sabırla bekliyor. 
    O akşam stüdyoya gittiğimde ögrendim ki çok sevdiğim ve saygı duyduğum öğretmenlerimden biri benim dersime izleyici olarak girecekmiş. Ruhumdaki paniği ve heyecanı anlatmam mümkün değil sizlere… Dersteki varlığı bana kendimle ilgili çözdüm sandığım şemalarımı, korkularımı gösterdi bir kez daha. Dersin içinde kaybolmuş, kendimi tam anlamlıyla ortaya koyamamış, asanaların arkasına saklanmıştım… Tüm bu yüzleşmeler beni öylesine sarsmıştı ki, dersten sonra yürümekte olduğum yolu, kararlarımı, kendimi sorgulamaya başladım. Tamam, evet, çok kalabalık bir dersti ve yeni başlayanların sayısının çokluğu beni şaşkına çevirmişti. Ama, zaten, o sahnede yer almamın da amacı bu değilmiydi… hayat o an ne sunarsa ona hazır olmak ve içimdekini sunmak…

    Neticede, o dersi izleyen birkaç gün kararlarımı sorgulamakla geçti. Geçirmiş oldugum rahatsızlık nedeni ile egzersizlerimden uzak kalmış olduğum bu dönem sonunda yoga yolculuğumu sorgularken buldum bu hafta kendimi. 
    Çarşamba günü çok değerli eğitmen arkadaşlarımdan Yiğit’in özel bir workshopa başlayacağını haber verdi bir arkadaşım. Açıkcası, onunla bu yolculuğa çıkmayı uzun zamandır arzu ediyordum ancak rahatsızlığımı ve tedavi sürecinin belirsizliğini mazeret göstererek sanırım uzatmaya çalışıyordum bu süreci. Aslında korkuyordum ve bunu da biliyordum.

    Çalışmaları çok güçlüydü, başka arkadaşlarımla devam ettirdiği çalışmalardan onları nasıl sınırlarını esnetmek üzere teşvik etmekte olduğunu izliyordum. Ama kendi sınırlarımı fiziksel olarak bu derece esnetmek konusuda kararsızdım, belki de ümitsizdim. 40 yaşını gecmiş bir kadın olarak öğretmenliğe soyunmuş olabilirdim ama benim bu yaştan sonra yapabileceğim, çıkarabileceğim hareketler de kısıtlıydı kanımca. Bu yaşa kadar taşımış olduğum korkularımdı beni kısıtlayan, bunun da farkındaydım, ama farkında olmadığım bu korkularımı, sınırlarımı bu hayatta esnetebileceğim, aşabileceğim gerçeğiydi. 
    İnsan kendisini bu kadar küçümseyebilir mi? Evet, bu yolda devam ediyor olmasına rağmen, kendini bu derece kandırmayı başarabiliyor insan işte. Ama bu hafta zorlayıcı olduğu kadar büyülü bir haftaymış meğersem. Kafamdaki tüm mazeretleri bir tarafa bırakıp hayata inanmayı seçtim ben yine. Önüme çıkan herşey ben istediğim, hazır olduğum için çıkıyordu, beni genişletmek, büyütmek için çıkıyordu… Ve şimdi de bu workshop vardı önümde. İlk aşaması 1 aylık bir süreçti. En azından şimdilik, tedavi sürecimin başlamasına en az bir ayım daha vardı. Sonrasını bilmiyordum ama şu önümdeki bir ay benimdi, ve elimde sadece bugün vardı. 

    Yiğit’e kendisine katılmak istediğime dair mesaj gönderdim, “tek şartım var ama” dedi “tam teslimiyet istiyorum.” İşte en çok korktuğum o olgu yine önüme çıkıvermişti yine. Ne derse yapacaktım, beynim beni durdurmak istese de ben sürece teslim olup, bedenimin bilgisine inanıp, yapacaktım. Uffff, beynim ne çok korktu benim Yiğit’e attığım mesaji gördüğünde; “tamam” dedim “hazırım, tamamen teslim olacağım”. 

    Verdiğim karara rağmen, sorular, sorgulamalar peşimi bırakmıyordu. Perşembe akşamı Ayben’in dersini sub edecektim ama hiç gitmek istemiyordum. Pazartesi günü olan düşüşümden sonra kendimle yüzleşmek istemiyordum…

    Çarşamba akşamı Chris’in dersine katıldım ve sanki ruhumdaki sorgulamaları duyarcasına seslenmişti yine bana; her gün, ne olursa olsun, ayağa kalk ve elinden gelenin en iyisini sun hayata…

    Önümde hiç vermek istemediğim bu sub dersi vardı. Perşembe akşamı kızımı yatırdıktan sonra, içimdeki hevessizliğe rağmen, ayağa kalktım, giyindim ve dersimi vermeye gittim; kafamda, kalbimde sorularla, korkularla…

    Sınıfın önünde yerimi aldığımda ise tekrar hatırladım aniden, bu benim yolculuğumdu ve yoga ise benim aracımdı… Bana gösterdikleri ve öğrettikleri paha biçilmezdi ve ben bunları paylaşma imkanına sahip olduğum için çok şanslıydım.

    Sanki Pazartesi ve Perşembe derslerini veren aynı kişi değildi …. Niye ders verdiğimi anımsatırcasına büyülü bir ders oldu.

    Yoga dersleri benim ilacım ve ben eğitmen olmanın yanı sıra öğrenciyim o sahnede. Onlara akan sözlerim benim kendi ilacım, dersin bana gösterdikleri benim kendime öğretim. Ve öylesine büyülü bir süreç ki ders verdiğim an. Öğrencilerin karşısına oturduğum o an ile savasana’ya yatırdığım an arasında adeta zaman duruyor. Ben öylesine andayım ve oradayım ki… Konuşan ben değilim sanki, egoları ve korkuları olan o benlik kendini içinde yaşayan o gerçek “ben”e bırakıyor sahneyi. Böylesine anda kaldığım bu süreçte, beynimi dinleme şansım yok çünkü… İçimdekini akıtmak dışında bir şansım yok… Ve benim öğretmenim de o içimdeki “ben”… Ders vermek ise onu duymak üzere sunulmuş araçlardan biri.

    Ve bu Perşembe, ders bittiğinde, dersin başındaki ile dersin sonundaki Eda aynı değildi… Ruh hali aynı değildi. Böylesine şanslıyım ben, öğretmenim hep benimle, benim içimde.

    Cuma sabahı erkenden kalktım ve hayata teslim olmuş halde Yiğit ile calışmaya gittim. 2,5 saat süren dersin sonunda, sadece bir ders sonunda, korkularımı, önyargılarımı yıkarmışcasına sınırlarımı esnetmem için araç oldu Yiğit’in teşvik dolu sözleri, duruşu, eğitmenliği… Teslim olmuştum bir kere ve geri dönüş yoktu…sadece bir ders içinde fiziksel ve zihinsel kendime koyduğum sınırları esnetmeye başlamıştım bile, çünkü hazırdım… O hafta hazırlamıştı beni o derse, belki de yaşanmış 41 sene beni o ana hazırlamıştı…

    Bugün içinde olduğun ruh halin, geldiğin seviye, başa çıkmakta olduğun olayların hepsi seni bir adım ileriye taşımak için var hayatında… Olan herşeye teslim olur, içindeki o ışığa, bedenine, ruhuna güvenirsen… Ve bir de nefesine odaklanıp, beynini bir nebze susturacak bir araç bulabilirsen eğer… İşte tüm hayatının bir öğretmen ve seninde bir ögrenci olduğunu algılıyorsun o noktada. Minnettarım bu seçmiş olduğum hayata, yaşadıklarıma, kendime ve yaradılışın ardındaki bilgiye… 

  • Belirsizlik mi… O da ne:)

    For English version, please scroll down…

    Eski bir yazım vardı belirsizliklere dair; “belirsizlik aşkın özüdür” diye. Bazen bir cümleyi anladığını zannedersin, sonra hayat gün gelir bambaşka bir belirsizliğe sokar seni. Programların, hayatının akışı senin kontrolünden çıkar bir nevi… Ve bir noktada farkına varırsın ki hayatta aslında hiçbirşey senin kontrolünde değildir. O senin yanılgındır, ve aslında seni böylesine yoran şey ise herşeyin kontrolün altında olduğuna dair olan sanındır.

    Yarınını, bir sonraki adımını bile bilemediğin bu dünyada, herşeyin kontrolün altında yürüdüğüne inanıyor olman ne büyük bir yanılgıdır, ne büyük bir yüktür.

    Ve tüm bu belirsizliklerin içinde, sistem kendi doğruları doğrultusunda işlerken… bir noktada… teslim olursun hayata. Bilirsin ki hayat ne eksik ne de fazla… belki istediğini değil ama tam da ihtiyacın olanı sunmaktadır sana. Gelişimin için, aydınlanman için, çerçeveni bir nebze daha genişletebilmen için ihtiyacın olan her ne ise, o gelmektedir hayatına… Ve işin en zor tarafı, kabul edilmesi en zor olan tarafı ise… yaşadıklarını sen yaşamak istediğin için yaşamakta olduğun gerçeğidir. Yaşanacakları kontrol edemesende başına gelenlere nasıl yaklaşacağın, bu hayatı nasıl yaşayacağın senin elindedir. Hayatta kurban rolünü üstlenmeye devam mı edeceksin, yoksa kendi gerçeğini yaratmaya niyet edip gidişatı değiştirecekmisin… İşte bir tek bu senin kontrolündedir, senin seçimindir.

    Ve bunca belirsizliğin içindeki en büyük ışık ise… Tek bildiğim gerçek ise… Ne çok sevildiğim, görüldüğüm gerçeği . Bence hepimiz böylesine çok seviliyoruz işte, asıl zorluk, gelen sevgiyi hak ettiğimizi kabul edip, o sevgiyi alabilmek… Ve hatta aynı sevgi dolu gözlerle kendimize bakabilmek, içimizdeki hayaletlerle yüzleşip onlardan adım adım arınabilmek ve belki de bir nebze daha içimizdeki o “gerçek ben” ile yüzyüze gelebilmek…

    Ben belirsizliğimi çok seviyorum, bana öylesine güzel resimler sundu ki… Kendimle, sevdiklerimle, yaşamımla ilgili öylesine güzelliklerle yüzleştim, geliştim ve büyüdüm ki bu dönem zarfında… Hayatın kendisine, akışına minnettarım.

    Yarını hiç birimiz bilemiyoruz. Bugün var sadece yaşanacak . Her gün gözlerimizi araladığımızda yaşamaya başladığımız o anların birleşimi aslında hayat… Her nefes, her adım bir lütuf çünkü hala yaşamaktayız! Bugün o “son” gün olsa nasıl yaşardın, neler yapardın? Çünkü aslında o gün, bugün… Yarını bilemiyorsun. Hadi git olduğunu bildiğin, yüreğinde hissettiğin insan ol! Kendin ol! Bugün … Yaşa! Git sarıl sevdiklerine… Herşey bitince geriye birtek o kalacak… Ne çok sevildiğin ve ne çok sevdiğin…

    English version

    Uncertinty….What is that?

    I once wrote a blog about “uncertainty is the essence of love”. Sometimes you think that you have fully understood the true meaning of a phrase,and then one day, life provides a different angle and pushes you to a different perception of uncertainty. You suddenly lose control of all your programs, the pace of your life… and it dawns on you… you actually have no control over anything in life. That is your illusion. That is what burdens you, the illusion that you have full control over life.

    Such a burden it is to believe that everything is progressing according to your plans where as you are merely living in a world where you don’t know what might happen tomorrow or even in a moment from now.

    And within all these uncertainties, while the system is progressing on its own pace… at one moment, you let go. You surrender to life with the knowledge that all is what it should be… no more or no less… and the universe is presenting may be not what you want, but definitely what you really need at that moment in time. All that is happening is there for you to grow, to enlighten, to extend your perception of life. And actually, the most challenging part presents itself here… you are living what you intended to live, all that is happening is your doing. Even though you might not have any power on what you are going to live…. you do hold the key on how you are going to live them, how you are going to perceive them. Are you going to be the victim in life and keep on cursing your destiny, or change the path by claiming your responsibility and manifest your own reality… that is the only thing you have control over; that choice you have to make.

    And while tackling with all these realities, there is one single light that is constantly shining and sheding a light on my path, one single truth that I know… the reality that I am being loved and being seen.

    We are loved beyond our perception, and the real challenge is to accept that we deserve that love, to be open to receive that love… and with a further challenge, to turn and look at ourselves with those un-judgmental, loving eyes… and face our demons that reside within, purify ourselves and may be, hopefully have a clearer vision of our “true self”.

    I love my uncertainty. It has provided such beautiful visions to me, such a pleasant perception of myself, of my loved ones, of my life…. I have evolved and grew in the light of these perceptions. I am grateful to life, to its system.

    We do not know what tomorrow holds. There is only today that is worth to live. Every day is composed of those single moments tied to each other from the moment we open our eyes. As we are currently living, every breath, every step is a gift bestowed upon us. If today was that “last” day, what would you have done differently? Because… let me tell you a secret… it really is. You do not know what tomorrow will bring. Now go and be that person you feel that you are! Be you! And live… today! Hug your loved ones. At the end that is all you will be left with… how much you have loved and how much you have been loved…

     

  • Kar

    Benim için hep açıklanamaz hissi olan bir doğa olayıdır: kar. İçinde ümit, neşe ve içtenlik barındırır bir nevi.

    Sevdiklerimizle şömine önünde kahkaha ve oyunlarla geçen zamandır, sıcak birliktelikler ve derin sohbetlerdir. Dışarıdaki kışın soğuk havasına rağmen sımsıcacık hislere teslim olmaktır.

    Belki de bu yüzden karı hep çok sevdim, özellikle yeni yıl döneminde. Kalbimizin tüm diledikleri tek bir kar tanesinde anlam bulup dile gelir adeta “umut” adı altında. 

    Bugünün anlamını en iyi ifade eden kelimedir “umut”. Çok daha güzel bir yarına, daha güzel bir dünyaya, kendimizin daha iyi bir versiyonuna duyduğumuz özleme inançtır bir nevi. Aslında yaradılırken niyet edilmiş olduğumuz varlığa bir adım daha yaklaşmak üzere duyduğumuz bir ümit.

    Havada büyü vardır adeta, neredeyse dokunabilirsin ellerinle. O küçük kar taneleri bedenine dökülürken, ruhunu bir hayranlık hissi kaplar adeta. Derin, belirsiz bir merak, bir hayranlık…. İçinde de minicik bir dozda olsa ümitle karışık bir hayranlık hissi ele geçirir bizi. 

    Ve bugün de, adeta huzur ve anlayış dolu, sevgi ve bereket dolu, sağlık ve neşe dolu bir seneyi müjdelercesine Istanbul’da kar yağmaya başladı. Evimde sıcacık battaniyeme sarılmış bahçemdeki manzaranın büyülü bir şekilde değişimini izlerken, o çok tanıdık his tekrar ele geçirdi beni… Umut!

    Geçen yılın ışığında, bu sene herşeyden önce sağlık diliyorum hepimize. İnsanoğluyuz sonuçta ve bu makina bozulacak, kırılacak zaman zaman yaş aldıkça… Ama çözümü olan problemler olsun hayatımızda, tedavisi olan hastalıklarla yüzleşelim hep hayatta. Nezaketle yaşlanalım ve vakti geldiğinde kendimize ve sevdiklerimize yük olmadan huzurla göç edelim bu hayattan. İnsanız sonuçta, sevdiklerimizi istesek de istemesek de kaybedeceğiz birgün. Kayıplarımız sıralı ve huzurlu olsun tek dileğim. Giderken ruhları sevilmiş ve anlaşılmış olsun, kalpleri hafif olsun isterim. 

    Kalbimin dilediği şeylere daha çok vakit ayırmak istiyorum; derin dinleyip, daha çok yazıp, inançla yogamda yol almak istiyorum. Geçenlerde bir arkadaşım “yılbaşı için dileğin ne olurdu” diye sordu. Ve ben tereddütsüz “I am gonna walk the talk” dedim, sözümde olanı hayatımda da gerçekleştireceğim. Hep bildiğim ve anlattığım konularda eksik tarafım varsa onları tamamlamak üzere hayatımda alan yaratmaya özen göstereceğim. Hayatın büyümem için göstermek istediğini rahatça gösterdiği, öğrenmem gerekeni öğrettiği, hatta belki de hatırlamam gereken o tek gerçeği de görebildiğim bir alan yaratmaya söz verdim o anda. 

    Beni yücelten, ilham veren, beni bir adım yukarı taşıyan, iç dünyama bir kapı aralayan, ve bazen de bu dünyada bana eşlik eden insanlara daha çok vakit ayırmak üzere karar verdim. 

    Ve bu sene de içimdeki heyecanlı maceraperest çocuğu ayakta tutmaya niyet ettim. Hani o zaten bilen ve bildiğini de bilen varlığı… 

    Bugünlerde öyle bir ruh halindeyim ki, bu küçük rahatsızlık bile çok dokunamadı bana. Güçlü ve sağlamım, ancak aynı zamanda da öylesine yumuşak ve şefkatli. İçimde bir nebze katılık, üzüntü, öfke yok. Tüm olanı kabul var, minnet var sadece. Öylesine bir minnet hissi ki, bazen beni tamamen ele geçiriyor, bana bile gerçek dışı ve yoğun gelebiliyor.

    Önümüzdeki yılda, bugün olduğum kadar minnet dolu ve huzurlu olabilmeyi diliyorum hayattan.

    Dokunmayı, ilham vermeyi, yüceltmeyi, ihtiyacı olanların yollarında ışık olmayı ümit ediyorum. Sabırlı bir öğretmen ve aynı zamanda aç bir ögrenci olmayı ümit ediyorum. İçimdeki “ben”i daha çok görebilmeyi, hissedebilmeyi ve anlayabilmeyi ümit ediyorum. 

    Hayatıma girmiş tüm o güzel ruhlar için minnet doluyum, ve bu günü sebep edinerek, her zaman olduğu gibi birkez daha, sizlere hayatıma kattığınız katkı, sevgi ve sebep için teşekkür ediyorum. Kendimi keşfedip geliştirebileceğim imkanlar yaratığınız için teşekkür ederim. Bana dokunan, seven, ilham olan herkese minnettarım. 

    Hadi şimdi gidin kendi gerçeğinizi yaşayın. Her ne kadar zaman zaman kendinizi son derece önemsiz hissetseniz de bilin ki tüm bu yaradılışın en önemli parçasısınız. Seviliyorsunuz  ve saygı  duyuluyorsunuz. Bunun güvencesinde kendi gerçeğimizi yaratmakta özgürsünüz. 

    Harika bir sene geçirin ! Kendinizi en çıplak halinizde görün, kabul edin ve sevin. Olduğunuz gibi son derece çok güzel ve mükemmelsiniz. 

    Nice mutlu senelere….

  • Snow

    Turkce versiyonu asagidadir…

    There is this unexplainable feeling of peace behind the idea of “snow”… There is hope, joy, sincerity… There is games and laughter with loved ones in front of a fireplace…. cozy encounters and deep conversations… There is warmth in spite of the cool crisp of the winter outside.

    May be that is why I always loved snow, especially in New Years… All those, our hearts wishes for, are wrapped up and summarized in one single drop of snow; “Hope”! 

    That is the essential word that this day represents for us… Hope for a better tomorrow, a better world, a better version of us… Hope to become what we were initially intended to be. There is magic in the air; we can almost physically feel it. While those tiny soft snowflakes land on our body, a feeling of wonder captures our soul. A deep, uncertain wonder mixed with a dose of hope.

    And today, as if promising a better year filled with peace and understanding, love and prosperity, health and joy into our lives… It started to snow in Istanbul! As I am softly wrapped up in my blanket, watching the silhouette of my garden shift into a magical wonderland, again that familiar old feeling, like always, surfaced among all others capturing my whole soul… Hope! 

    In light of the previous years agenda… I do hope health among all. We are human beings, and this machine is gonna break and crack from time to time as we age… But may we have problems that have solutions, sicknesses that could be cured. May we age gracefully and when the time comes, may we pass with peace without being a burden to ourselves or to the loved ones. (Just like my dear grandfather did in his sleep couple weeks ago). We are humans after all, our loved ones will pass away eventually. May these losses be sequential and peaceful, with a heart so light and with a soul that has been loved and understood. 

    I do hope to invest more time in what my heart desires; listen deep, write more, practice with dedication. A friend has asked me what my new years resolution was for 2016 and without a doubt, I immediately replied; “I am gonna walk the talk”. All those that I know and talk about, if there is any part that haven’t been manifested in my life, I am gonna create space for them to find life and show me what I need to see to grow, teach me what I was meant to learn, or better yet, even have been meant to already know. 

    I am gonna make an effort to spend more time with those who uplift and inspire me, who could open a door to the world inside of me, and sometimes even accompany and enjoy the sight with me.

    And this year I do hope to protect that wondrous child within me, that alive being who already knows… 

    I am in such a state these days that, even this small sickness couldn’t defeat me. I am strong and solid but yet soft and tender… There is no stiffness, sadness, anger at all… To all, without exception, there is gratitude. So much gratitude that, it is sometimes overwhelming and honestly, even unreal to me. 

    This year, I do hope to be as grateful and peaceful as today. 

    I do hope to touch, inspire, uplift, guide … I do hope to be a patient teacher and a hungry student at the same time… I do hope to see, feel and understand more of me and live my reality with those who see and understand me. 

    I am ever so grateful for all of those amazing souls in my life… And I intend to use today, one more time, like always… Thank you all for all your input, love, reason in my life. Thank you for creating environments for me to grow and explore myself openly. So so so grateful for all those who have touched, loved, inspired me… 

    Now go and live your truth, knowing that although very insignificant we may feel from time to time, yet, we are very crucial for this whole existence. We are loved and respected… We are safe to manifest our own reality…

    Have a fantastic year! See, accept and love yourself as you already are; perfect and beautiful just the way you are. 

    Happy new year! 

    Turkce versiyonu 

    Benim için hep açıklanamaz hissi olan bir doğa olayıdır: kar. İçinde ümit, neşe ve içtenlik barındırır bir nevi. 
    Sevdiklerimizle şömine önünde kahkaha ve oyunlarla geçen zamandır, sıcak birliktelikler ve derin sohbetlerdir. Dışarıdaki kışın soğuk havasına rağmen sımsıcacık hislere teslim olmaktır.

    Belki de bu yüzden karı hep çok sevdim, özellikle yeni yıl döneminde. Kalbimizin tüm diledikleri tek bir kar tanesinde anlam bulup dile gelir adeta “umut” adı altında. 

    Bugünün anlamını en iyi ifade eden kelimedir “umut”. Çok daha güzel bir yarına, daha güzel bir dünyaya, kendimizin daha iyi bir versiyonuna duyduğumuz özleme inançtır bir nevi. Aslında yaradılırken niyet edilmiş olduğumuz varlığa bir adım daha yaklaşmak üzere duyduğumuz bir ümit.
    Havada büyü vardır adeta, neredeyse dokunabilirsin ellerinle. O küçük kar taneleri bedenine dökülürken, ruhunu bir hayranlık hissi kaplar adeta. Derin, belirsiz bir merak, bir hayranlık…. İçinde de minicik bir dozda olsa ümitle karışık bir hayranlık hissi ele geçirir bizi. 
    Ve bugün de, adeta huzur ve anlayış dolu, sevgi ve bereket dolu, sağlık ve neşe dolu bir seneyi müjdelercesine Istanbul’da kar yağmaya başladı. Evimde sıcacık battaniyeme sarılmış bahçemdeki manzaranın büyülü bir şekilde değişimini izlerken, o çok tanıdık his tekrar ele geçirdi beni… Umut!
    Geçen yılın ışığında, bu sene herşeyden önce sağlık diliyorum hepimize. İnsanoğluyuz sonuçta ve bu makina bozulacak, kırılacak zaman zaman yaş aldıkça… Ama çözümü olan problemler olsun hayatımızda, tedavisi olan hastalıklarla yüzleşelim hep hayatta. Nezaketle yaşlanalım ve vakti geldiğinde kendimize ve sevdiklerimize yük olmadan huzurla göç edelim bu hayattan. İnsanız sonuçta, sevdiklerimizi istesek de istemesek de kaybedeceğiz birgün. Kayıplarımız sıralı ve huzurlu olsun tek dileğim. Giderken ruhları sevilmiş ve anlaşılmış olsun, kalpleri hafif olsun isterim. 
    Kalbimin dilediği şeylere daha çok vakit ayırmak istiyorum; derin dinleyip, daha çok yazıp, inançla yogamda yol almak istiyorum. Geçenlerde bir arkadaşım “yılbaşı için dileğin ne olurdu” diye sordu. Ve ben tereddütsüz “I am gonna walk the talk” dedim, sözümde olanı hayatımda da gerçekleştireceğim. Hep bildiğim ve anlattığım konularda eksik tarafım varsa onları tamamlamak üzere hayatımda alan yaratmaya özen göstereceğim. Hayatın büyümem için göstermek istediğini rahatça gösterdiği, öğrenmem gerekeni öğrettiği, hatta belki de hatırlamam gereken o tek gerçeği de görebildiğim bir alan yaratmaya söz verdim o anda. 
    Beni yücelten, ilham veren, beni bir adım yukarı taşıyan, iç dünyama bir kapı aralayan, ve bazen de bu dünyada bana eşlik eden insanlara daha çok vakit ayırmak üzere karar verdim. 
    Ve bu senede içimdeki heyecanlı maceraperest çocuğu ayakta tutmaya niyet ettim. Hani o zaten bilen ve bildiğini de bilen varlığı… 
    Bugünlerde öyle bir ruh halindeyim ki, bu küçük rahatsızlık bile çok dokunamadı bana. Güçlü ve sağlamım, ancak aynı zamanda da öylesine yumuşak ve şefkatli. İçimde bir nebze katılık, üzüntü, öfke yok. Tüm olanı kabul var, minnet var sadece. Öylesine birbminnet hissi ki, bazen beni tamamen ele geçiriyor, bana bile gerçek dışı ve yoğun gelebiliyor.
    Bugün olduğum kadar minnet dolu ve huzurlu olabilmeyi diliyorum hayattan.
    Dokunmayı, ilham vermeyi, yüceltmeyi, yönlerine ışık tutmayı ümit ediyorum. Sabırlı bir öğretmen ve aynı zamanda aç bir ögrenci olmayı ümit ediyorum. İçimdeki “ben”i daha çok görebilmeyi, hissedebilmeyi ve anlayabilmeyi ümit ediyorum. 
    Hayatıma girmiş tüm o güzel ruhlar için minnet doluyum, ve bu günü sebep edinerek, birkez daha, her zaman olduğu gibi sizlere hayatıma kattığınız katkı, sevgi ve sebep için teşekkür ediyorum. Kendimi keşfedip geliştirebileceğim imkanlar yaratığınız için teşekkür ederim. Bana dokunan, seven, ilham olan herkese minnettarım. 
    Hadi şimdi gidin kendi gerçeğinizi yaşayın. Her ne kadar zaman zaman kendinizi son derece önemsiz hissetseniz de bilin ki tüm bu yaradılışın en önemli parçasısınız. Seviliyorsunuz ve saygi duyuluyorsunuz. Bunun güvencesinde kendi gerçeğimizi yaratmakta özgürsünüz. 
    Harika bir sene geçirin ! Kendinizi en çıplak halinizde görün, kabul edin ve sevin. Olduğunuz gibi son derece çok güzel ve mükemmelsiniz. 
    Nice mutlu senelere….

  • Ne çok aradım seni…

    Hep başkalarında aradım;

    Başka diyarlarda,

    Başka bilgilerde. 

    Aradıkça kayboldum.

    Sonra, gözlerimi sımsıkı kapadım,

    Düştüm, kırıldım.

    Kırıldığımda gördüm seni ilk defa.

    Hic bakmayı akıl etmediğim yerde, 

    Bekliyordun beni sessizce…

    İçimde hep benimleydin.

    Aradığım aslında bendim,

    Ben aslında “Sen”dim.

  • And for this new year this is what I want from the creation to make every breathing thing to embody this reality; the full realization of the ultimate “truth”; that we are one and united, there is no greater reality than this… That love is the universal religion and there are no boundaries… We are the reflections of the “one” here to experience the illusion and unite back at home once again…. Once we are awake, we should awaken the others… And act for a better tomorrow… A united humanity! 
    And to those loved ones who celebrate Christmas…. Merry Christmas to all!

    Bu yıl için yaradılıştan tek dileğim tüm yaşayan varlıkların hepsinin “tek” gerçeği kalben hissetmeleri olurdu; hepimizin tek ve birlik içinde olduğumuz, sevginin evrensel tek din olduğu, evrende hiçbir sınırın var olmadığı, her birimizin “tek” olanın dünyadaki yansımaları olduğumuz, yaradılışın bu yanılsamayı yaşayıp uyanıp evimize geri dönüşümüz için var olduğu gerçeğini benliklerinde hissetmelerini istiyorum… Uyandığımızda diğerlerini de uyandırmalıyız ki, hep beraber çok daha güzel bir geleceğe, birleşmiş insanlığa adım atabilelim… 

    Christmas’ı kutlamakta olan tüm sevdiklerimin gününü kutlarım, nice mutlu yepyeni yıllara… Merry Christmas! 

  • Yaşamak

    Bu sıralar hayatımda ufak bir rahatsızlık atlatıyorum… Hani Allah dert verecekse böyle çözümü olan bir şey versin denen cinsten. Ama yine de sağlık işte, insanı hafiften sarsıyor istemesen de, hayatını engelliyor izin vermesen de…

    Hayatında beklenmedik ufak bir pürüzle yüz yüze geldiğinde, insanlık hali sanırım, elinde olanları tekrar gözden geçirmeye başlıyorsun. Bu dönem benim için hayatımda olan sevgiyi hissetme dönemi oldu. Sevgiyi ve sevildiğimi hissetim bu zaman zarfında; ne kadar çok insanın gerçekten beni gördüğünü ve gördüğü şeyi bir şekilde algıladığını fark ettim….

    Yaşamıma bakıyorum da, hani “bana bugün bir şey olsa gözüm arkada kalmaz” derler ya, tam o kıvamdayım. Kendi bedenimde, kendimle barışmış ve mutluyum… Öğrenmek üzere geldiklerimi kavramaya başladığımı, vermek üzere geldiğim şeyleri vermekte olduğumu, veremediğimde bile hissettirdiğimi biliyorum. Tek burukluk kızımla yaşanacaklar, onun hayatına tanık olamamak olurdu ki… sanırım hiçbir ebeveyn bu olguyla barışamıyor… bu sebeple en güzel atasözlerimizden birinin ardına saklanıyoruz; Allah sıralı versin her şeyi.

    İşte, belki de bu sebeple yıllardır ona yazmakta olduğum bir defter tutuyorum. Hayat bu ya, bir gün yanında olamazsam diye ona olan tavsiyelerimi bir tarafa not düşüyorum. Bugün anlamasa bile, belki ihtiyacı olduğu o gün hala ve daima yanında olduğumu hisseder diye… Her şeyden önce onu ne çok sevdiğimi bilsin, asla yalnız olmadığını bilsin diye. Ama bu başka bir blog’un konusu, bitince sizlerle onu da paylaşmak çok isterim.

    Sonuç itibari ile bu hastalık bana ne kadar şanslı olduğumu bir kez daha hatırlattı ve bu sebeple hastalığıma bile saygı duyuyorum. Bana bir şemamı gösterdiği için, içimde biriktirdiğim ve dile getiremediğim hislerim ve hayal kırıklıklarımdan beni koruduğu için, belki de çok daha büyük bir hastalıktan beni kurtarmak üzere kendini feda ettiği için.
    Tam bitti ve geride bıraktık derken, bir ameliyat daha olmam gerektiği iletildi. Ben kendimce kumar oynamıştım. Tamamı alınması olası olan bir organımın yarısını aldırmış ve böylece bir ümit yıllar itibari ile alacağım ilacın düzeyini kontrol altında tutmuştum. Nedense vücudun bir işlevinin tamamen bir ilaca, bir dış etkene dayalı işleyecek olması fikri beni çok iyi hissettirmiyordu. Hani dedim “belki” ama olmadı işte, kısmet değilmiş. Şimdi tamamı alınacak ki inanın bana çok da önemli değil, öyle zor bir ameliyat süreci değil, bir hafta içinde iyileşme dönemin başlıyor ve aktif olarak hayatına geri dönüyorsun.

    Bu hastalığa bile bana yaşattığı farkındalık için minnet duyabiliyorum ya, bundan güzel ne olabilir ki.

    Ve… Ben kendi küçük dünyamda bunlarla uğraşırken, haftaya ve ameliyatıma enerji ve hayat dolu, umut dolu başlamak üzere hafta sonumu aileme ve yogaya adamak konusunda tüm programlarımı yapmışken, dün sabah erken saatlerde teyzemden gelen telefon bana bir kez daha şu sözü hatırlattı; “hayat siz planlar yaparken başınıza gelenlerdir.”

    Ve böylece biz dedemizin vefat haberi ile başladık hafta sonumuza. Sabah uyanmış, anneanneme “Günaydın” diyip el sallamış, gitmiş yatağına tekrar uzanmış ve sessizce bizlere veda edip gitmişti… Acı, üzüntü, özlem… Tüm bu duyguları adım adım yaşarken, içimde yine de bir huzur vardı… Yatağında yatmış götürülmeyi beklerken etrafı sevdikleri ile ailesi ile doluydu, gözyaşları içinde onu öpe koklaya yolcu ederken, huzur içinde özlemini çektiği annesine, gençliğine, özüne kavuştuğu gerçeği beni ele geçirtmişti. Garip bir sakinlik var içimde… Öylesine sevildi ki, öylesine zengindi ki… bu ayrılık gibi gelmiyor nedense.

    İşte o anda, hastalık haberimle beraber hissettiğim şeyin ne kadar gerçek olduğunu fark ettim bir kez daha… İş, para, imkânlar… Bunların hepsi bir araç aslında. Her ne kadar zaman zaman egomuza yenik düşüp unutsak da, tüm bunlar sevdiklerimizle, keyifle, huzur içinde, sevgi dolu bir yaşam yaşayabilmemiz için birer araç aslında. Sonuçta giderken bunların hiçbirini yanımızda götüremiyoruz. Sadece yüreğimizde biriktirdiğimiz sevgilerin eşliğinde gidiyoruz. Bu hayata attığımız asıl imza ise ne kadar para kazandığımız ya da ne kadar ünlü olduğumuz değil… ne kadar çok yürek keşfettiğimiz, ne çok insana dokunduğumuz, ne kadar gerçek anlamda sevgi tattığımız. İşte bunun için insan olarak geldik hayata ve bu oyunu oynuyoruz bir şekilde. Çünkü “sevgi” bu hikâyenin sonunu bilmene rağmen, hikâyeyi tüm varlığınla, içtenlikle, heyecanla yaşıyor olmanın tek sebebi… Bunu ne kadar çabuk hatırlarsan bu hayatı öylesine güzel, hak ettiği kalitede geçirebilirsin.

    Yaşam ile ölüm arasında ince bir çizgide yaşıyoruz, bu çizgide ne yaşayacağımız o kadar elimizde olmasa da yaşanacakları nasıl yaşayacağımız bizim elimizde. İsmine “yaşam” denilen o çizginin kalitesini ne kadar arttırırsak o kadar geliş amacımıza hizmet etmiş oluyoruz kanımca. Yaşam güç ile yumuşaklığı bir arada yaşama sanatını öğretmeye çalışıyor bizlere aslında. Hayatta olaylara karşı fiziksel ve ruhsal gücümüzü korurken içimizde katılaşmadan hayatı yumuşak ve sevgi ile algılayabilir ve yaşayabilirsek, o kadar uzatabiliriz yaşamımızı.

    Yaşadığımız, uyanık olduğumuz, fark ettiğimiz anıların toplamı yaşamın uzunluğunu belirliyor aslında… İşte bu sebeple şimdi derin bir nefes çekin içinize, gözlerinizi kapatın ve hayatı içinizde hissedin… Şimdi bu hissi içinize hapsedin ve sevdiklerinize sarılın, yaşayın! Dokunun, sevin, ilham verin! En azından, benim geri kalan hayatımda yapmak istediğim sadece bu!

    Oscar Wilde’ın bir lafı var; “To live is the rarest thing in the world, most people just exist.” (Gerçekten yaşayabilmek çok nadir görülebilen bir meziyettir, çoğu insan sadece “var”lardır bu hayatta.)

    Aç gözlerini, çık dışarı ve yaşa, hayat çok kısa!

    Güle güle dedem… Yolun açık olsun… Seni çok seviyorum!

     

  • To understand

    Sometimes we do understand but its hard to comprehend that, truly feel its meaning within our bones. Sometimes although we hear and know that what we hear is true and valid, we still do not truly understand that, somehow the meaning doesn’t sink into our soul. 
    And sometimes with one single word, with a small gesture, we understand more than we can, beyond words, in silence and in distance. And that sometimes is more than enough.

  • Relationships at a glance

    By the time I approach middle age, I have been witnessing many changes in my life and those around me. May be coming to a certain age triggers that questioning process in us. Most of us, we start to contemplate on the reality of our lives and inevitably we come face to face with that single question we have been ignoring for a long time; “Are we leading the lives we want to live?”, “Is this it?”

    We start to reevaluate our life, our relationships, our work and our perception of life. With no specific gender, we all ask those questions to our souls, those questions that are almost impossible to answer. We ask those questions with such reluctancy, with a little bit of fear of what that answer might be, raising from within our cores. And although we know and feel what is at stake at the end of this process, what we might be loosing at the end, we still can’t prevent ourselves from this journey.

    From what I have observed, I can say that women are generally more patient with this process. Men on the other hand, tend to find that space to claim their right to perceive their dreams. But this varies with the dynamic of the relationship. So, for the sake of converation, lets say, one side is usually is more reluctant to move on and the other is usually yearning for an other adventure.

    But generally, the reluctant side, may be because of their nature or may be because of the circumstances they have been brought up into, usually unaware of an alternative, they start searching and finding beauty in all they do, they realize the potential and make it their reality within all those boundaries that was imposed upon them. Somehow with such wisdom; knowing that if happiness can not be maintained within the current circumstances, no matter where you are or who you run to in this life, you will not be able to find the happiness that you have been yearning for. May be they just realize that what ever they are searching for is already what they posses inside and only they have the power to awaken that desire to really live, be alive within themselves.

    They somehow know that, if they can’t see the beauty within their current relationships and be at peace with all that picture they see, they will be caught up within the same cycle in their future relationships, be dealing with the same patterns once again. After weighing the possible options in their mind and in their heart, and in most cases without acting on an impulse, they start focusing on the beauty of what they already have. Isn’t this what life is about after all?  To learn what you need to learn and somehow evolve, become a better version of your reality.

    Every person we encounter is there for a reason. There is no good or bad. Whatever is their duty to deliver in your life, they do their part and move on.

    Sometimes you see the reason why you have encountered each other in this lifeline. It happens immediately. You live the story right away. And sometimes, you still know it is for a purpose but that it will happen in its own time and place. You eventually surrender with the awareness that everything is linked with our perception.

    During those lost times, if you close your eyes and take a deep breath and re-open them once again, may be with a clear mind and conscious, you can once again really see that who is standing in front of you. Once again remember that which bound you to the other in the first place.

    Reminding me of a story a friend told me this weekend in Amsterdam. Aparently they were away on a pilgramage of some sort, within their knowledge or not, they had embarked on a journey to find each other once again.

    During this vacation they have met a man, a messanger of some sort. That messenger has asked his wife to leave the room and then turned back to him and asked him a simple question “Describe your wifes  earrings that she was wearing tonight.” He tried to give an answer but the reality he learned later on that she had no earings at all. The messanger asked 5 more questions about her appearance and my friend gave just one single right answer, which made him realize how little attention he was paying to his wife, how rarely he was really looking at her and seeing that initial soul he has met years ago, that he has fallen in love with. Realizing that the person does not really change but our perception alters, and we always hold the key to alter it the way we want to.

    If you come at that cross road and decide to shift your perpection rather than the circumstances, I believe, you would be able to feel love once again… And if not, you can always walk away at peace and at ease with yourself. And the next step in your journey will be a level higher as you have battled your demons, made peace with them and moved on… Or…. Just may be, you may find peace at home, in what you currently have in hand, and decide to stay with dedication, love and appreciation.

    Look again….

  • A city 

    I have always dreamt of a city… 
    A city that has the benefits of the lifestyle a city offers, but yet preserves the essential qualities that a village delivers. 

    A slow pace of life of which the inhabitants are happy and at ease with themselves. 

    A government that provides all the basic human survival needs that the residents need; by offering education, health care and a certain quality of life one might need to glide through life with almost no ambition. A city where people work because they want to be creative and be active, not for necessity but rather because they want to feel productive within the society they live. They feel that freedom to be what they actually are, without boundaries, and be appreciated for that input they put into life. Mostly there is no bad bone in them as the majority is content with the life they lead. They have no extra hunger for anything but love and peace. 

    A city that every detail is articulated with a deep thought process. From the architecture to the landscape, from the door handles to the sculptures, from the transportation to the life style they lead… Everything you look at… You a see an artistic approach. The beauty of the object captures you and the respect you feel for the artist and his thought process for such creation takes you over. 

    A city that pedestrians and bicycles govern the transportation. Of which the residents do not need to go the gym and contain themselves behind those doors to work out. Of which your gym becomes outdoors and you can walk and bike all day, reach your destination with ease and still work your body. Your body starts to feel its true purpose; to get you from one place to the other because it simply is healthy and happy. 

    A place where there are no buildings higher than 4-5 floors with high ceilings which brings the depth and light to all living quarters. A city which provides breathing spaces with its parks within reach. With no effort at all, you find yourself surrounded by nature within the city. 

    And one more time I have realized, Amsterdam delivers all that and more… I am strolling down the streets with so much appreciation that all I see is beauty and nothing more. And if one day, I will have to move away… I think I have found where my heart belongs:)