Rhythm of our souls

Turkish/Türkçe

Inspiration strikes in the most unexpected places, at the least anticipated times… Yes, that’s how amazing life is!!! There is always a surprise, something exciting waiting for you around the corner… if you choose to see.
I was at a business trip this weekend, a training trip with those people whom I truly adore and love to work with. I believe my work environment and my colleagues are not only exceptional in Turkish standards but also in the world standards. I work in this small, boutique office located in the heart of Istanbul. When I gaze out of my window, I see this beautiful tree which carries every promise each season brings, accompanying me through life, every day. In this haven, I am surrounded by these warm hearted souls who are pure and open in sharing their own reality, accepting each other with an open heart and funnily enough, love what they see in each other beyond judgment. I am very lucky in many ways; I love what I do. But, most of all, I am grateful for those sincere eyes surrounding me every day. And this weekend, we went to a training trip to Adana, a city located by the Mediterranean Sea. I have never visited Adana before and honestly had no idea of what to expect. When we arrived in the late hours of this Friday, before I could get some sort of an insight about this city surrounding me, I suddenly found myself at the hotel bar. Apparently, once a week they held these salsa nights and we accidently checked in that exact night.
First of all, this was not the sight I was expecting from Adana. Yes, once more, life was reminding me not to be biased about anything in life. What kind of anticipation have I had about this city that this lively picture I found myself in had suddenly mesmerized me?
I have always liked salsa, the rhythm of this music type have always appealed to my soul. I generally love Latin culture; it’s music, food and mostly it’s people. Their lively, vibrant, happy, laidback and somewhat mischievous spirit and perspective towards life have always captivated me somehow. There was a phase that I have attended salsa classes in Los Angeles and have been to salsa clubs. With the company of my dearest friend Darren Ting, salsa has evermore been a joyful experience for me.
When you step into a salsa club, the first thing that strikes you is this vibrant energy generated by those bodies moving in harmony. The intensity of the love and respect they feel towards this music and dance oozes out from their body, enveloping even the passive spectators surrounding them. Their respect to what they are doing is so deep that, they handle their partner respectively. There is no evident personal agenda, no specific sexual interest but rather the consonance of those two souls surrendering to the tune of the music; as if they are celebrating life in their secret language. And usually when that specific voyage is over, they thank each other and move on to another to ask for a dance. The first time I was subject to this ritual, I was mesmerized by the innocence and the beauty of it. I had no idea if indeed this was the case in all the salsa clubs around the world, but was aware that I was witnessing an exceptional scene.
I have always loved communities, especially if those people did commune around a specific purpose, a hobby that relates to their soul. There is nothing like this; sharing the momentary delight you take out of what moves you, what you are passionate about in life.
And that day in Adana, I suddenly found myself cruising down the memory lane, daydreaming about my first salsa club experience in LA, and with admiration watching those bodies swaying to the rhythm of the music in front of me. They were captivatingly beautiful. The beauty I refer to here was not a physical beauty or how advanced they were in their dance. The beauty they carried was rather in the comfort they displayed while they conveyed their true self, with such self confidence and belongingness they felt towards their surrounding, towards each other and most of all, to themselves.
Everyone has their own rhythm, their own specific movement pattern that distinguishes one from the other in life. The music might be the same but the interpretation and the expression of it differs vastly from one to the other. What I was witnessing was a visual embodiment of what life really is. The creation is the same but how we perceive and decipher this reality varies from one to another, in line with our own nature and purpose in this life. We perceive, experience and convey ourselves distinctively. When one realizes this, it becomes meaningless to demand the same exact perspective from others towards life. It is merely almost impossible to perceive a specific situation exactly as the other; there will be diversifications due to our inherent being. And actually, that is what makes this life vibrant and pleasant. We are the colors of the rainbow, painting this magnificent picture called life.
Life, and most specifically relationships, is also a form of dance… a dance of two souls trying to find the perfect harmony and balance through life. And if we are lucky enough, we do end up finding those who hear the same tunes within this music, in the same frequency that our souls hear. As a result, our movements find life with ease and we float through life within this unity. Every step taken, every gesture finds its corresponding harmonious response. And those moments makes life worth living… to be seen, to be heard and perceived within our own reality… almost exactly as we were intended to be.
This is the journey that one sight in Adana took me to. We may look at the same picture and find it cheesy or weird; or be grateful once again, fascinated by the beauty and variety of colors presented in our lives. It is our decision. We may choose to see the beauty in everything and little by little expand our horizons every single day, and hopefully one day our eyes will capture nothing but the beauty in the creation surrounding us and that will set us free!


Ruhumuzun Ritmi

İnsan ne zaman ilhan geleceğini hesaplayamıyor, en beklenmedik yerlerde, hiç akla gelmeyen anlarda bizleri derinden etkileyebilecek olaylar karşımıza çıkabiliyor. Evet, yaşam öylesine mükemmel bir şey işte! Eğer gerçekten görmeyi arzu edersek, her an bir sürpriz, heyecan verici bir olay yaşam bulmak için beklemekte.
Geçtiğimiz hafta sonu beraber çalışmaktan sonsuz keyif aldığım ve gönülden sevdiğim iş arkadaşlarımla beraber eğitim almak üzere Adana’ya gittik. Sanırım ben sadece Türkiye şartlarında değil, genel yaşam şartlarında, benim yapımda bir insanın çalışabileceği en keyifli ortamda çalışma imkânına sahibim. İstanbul’un merkezinde yer alan küçük, butik bir ofiste çalışmaktayım. Camdan dışarı baktığımda içimi ısıtan ve her mevsim geçişinde bana yenilikler vaat ederek yaşamıma eşlik eden bir ağaçla günüme başlamaktayım. Etrafım sımsıcak, korkusuzca kendi olabilen, birbirini olduğu gibi kabul edebilen ve garip bir şekilde karşısında gördüğünü koşulsuz sevebilen insanlarla çevrili. Ben birçok açıdan çok şanslıyım! Yaptığım işi çok seviyorum. Ama her şeyden önce her gün bakmakta olduğum o içten gözler için minnet duyuyorum.
Geçtiğimiz hafta sonu, onların bir bölümü ile Adana’da eğitime gittik. Ben Adana’ya daha önce hiç gitmemiştim ve açıkçası ne beklemem gerektiğine dair ufacık bir fikrim bile yoktu. Cuma akşamı otele geç saatlerde vardığımızda, nasıl bir şehir olduğuna dair en ufak bir sezgim bile yokken kendimi otelin barında buldum. Sonradan öğrendiğimize göre, her hafta Cuma günleri barda salsa geceleri düzenleniyormuş ve bizde şans eseri o gece otele giriş yapmış bulunmaktaydık.
İlk olarak, itiraf etmem gerekir ki, Adana’dan hiç beklemediğim bir görüntü idi bu. Bir kez daha hayat ön yargılı olmamam gerektiğini hatırlatıyordu adeta. Hiç tanımadığım bu şehirden nasıl bir beklentim vardı ki bu çok renklilik beni böylesine hayrete düşürmüş ve adeta büyülemişti?
Ben salsa dansını çok severim, her zaman ruhuma hitap eden müzik türlerinden biri olmuştur. Zaten genel itibari ile Latin kültürüne, müziğine, yemeğine ve her şeyden çok insanına hayranlık beslerim. Hayat dolu, canlı, mutlu, rahat ve bir nebzede yaramaz yapıları ve yaşam tarzları beni bir şekilde hep etkilemiştir. Los Angeles’da yaşadığım yıllarda salsa derslerine katıldığım bir dönem olmuştu, hatta salsa kulüplerine bile giderdik. Çok sevgili arkadaşım Darren Ting’in eşliğinde salsa hep sonsuz keyifli bir yolculuk olmuştu benim için.
Salsa kulübüne adımınızı attığınız ilk anda dikkatinizi çeken, ahenk içinde dans eden bedenlerden aldığınız o güçlü enerji olur. Müziğe ve bu dans türüne duydukları sevgi ve saygı adeta vücutlarından dışarı sızmakta ve izleyenleri de içine çekmekte, kapsamaktadır. Yaptıkları dansa duydukları saygı öylesine derindir ki dansa kaldırdıkları kişiye de aynı saygı ile yaklaşırlar adeta. Kişisel bir çıkar yoktur, sadece müziğin ritmine teslim olmuş iki ruhun uyumu vardır artık, sanki kendi gizli lisanlarında hayatı kutlamaktadırlar. Ve genellikle, yolculuk sona erdiğinde aynı saygı ile sana teşekkür eder, başka birini dansa kaldırırlar.
Bu görsel şölene ilk tanık olduğumda güzelliği ve saflığı karşısında adeta büyülenmiştim. Dünyanın her yerinde yer alan salsa kulüplerinde böyle bir sistem var mı bilemiyordum, ama çok özel bir şeye tanıklık ettiğimin de farkındaydım.
Hep çok keyif aldım böyle ortamlardan. Zaten belirli bir amaç için, ruhlarına hitap eden bir hobi için bir araya gelmiş insanların paylaştığı enerjiden daha güzel bir şey yok bu dünyada… Beklentisiz, anlık alınan zevkin paylaşımından, tutkuyla bağlandığınız şeyden daha keyifli bir şey yok kanımca.
Ve işte o akşam Adana’da, kendimi anılarıma dalmış ve Los Angeles’da yaşamış olduğum tecrübenin hayaline kapılmış, önümdeki dansı hayranlıkla seyrederken buldum aniden yine. Dans edenler öylesine güzellerdi ki. Tiplerinden ya da nasıl dans ettiklerinden bahsetmiyorum. Kendilerini ifade etmekteki rahatlıklarından, özgüvenlerinden, bulundukları ortama, müziğe, dansa, grup olarak birbirlerine ve her şeyden önce kendilerine hissettikleri aidiyet duygusunun yansımasından bahsediyorum.
Herkesin kendine has ritmi, diğerlerinden ayıran belirli hareket kalıpları var hayatta. Müzik aynı olabilir ama duyulan müziğin algısı ve ifadesi kişiden kişiye farklılık göstermektedir. Ansızın hayatın bedende ifade bulmuş haline tanıklık etmekte olduğumu hissettim. Yaşam aynı olmakla beraber, kendi yaradılış özelliklerimiz ve hayata geliş amaçlarımız doğrultusunda, hayatı nasıl algıladığımız ve yorumladığımız da farklılık göstermekte. Yaşamın özü aslında aynı olsa da, hepimiz kendi gerçeğimizi kendi uyarladığımız, anladığımız şekilde ifade etmekteyiz. Bunun farkına vardığımızda, başkalarından da hayata aynı bakış açısından bakmasını beklemek manasız kalıyor bu durumda. Aynı olayı birebir aynı şekilde algılamamız mümkün değil, yaradılış özelliklerimize göre farklılıkların var olması kaçınılmaz. Ve aslında, hayatı renkli ve güzel kılan da bu çok renklilik.
Hayat, özelliklede yaşadığımız ilişkilerimizde aslında bir nevi dans. Ve aynen orada olduğu gibi, eğer şanslıysak arada bir müziği bizim duyduğumuz tonlarda duyan, bizim ruhumuzun duyduğu frekansta duyabilen insanlarla karşılaşabiliyoruz. Ve böylece, aynı dansta da olduğu gibi, hareketler zorlama olmaktan çıkıyor ve birlik içinde ahenkle süzülmeye başlıyoruz hayatta. Atılan her adım, yapılan her jest karşılığını buluyor bir şekilde. Ve işte bu anlar hayatı yaşanılır ve vazgeçilmez kılıyor bir nevi; görülmek, duyulmak, ve kendi gerçeğimizle algılanıp kabul edilmek…. Neredeyse hayata gerçekten geliş amacımızı yaşıyorcasına özgür olmak.
Adana seyahatim beni işte böylesine hiç beklenmedik bir içsel yolculuğa çıkarttı bu hafta sonu. Hepimiz aynı resme bakıp ya onu banal ya da garip diye de adlandırabiliriz, ya da bir kez daha onları izleyip hayattaki kendilerini ifade ediş dillerinin farklılığı ve güzelliği karşısında hayata ve yaratana saygı duyabiliriz. Karar bize kalıyor. Her şeyin içindeki güzelliği görmeye odaklanabilirsek eğer, belki bir gün gözlerimiz bizi çevreleyen yaradılışın güzelliği dışında başka hiçbir şeyi görmemeye başlar ve özgürlüğe kavuşuruz!


Los Angeles/San Franscisco

Turkish/Türkçe

If I am going to live abroad someday, from the bottom of my heart I know that California will be my home. I am in awe with the rhythm, nature and the colors of this state. I feel at ease with the serene and laid back lifestyle it offers, as if life has been paused and days are passing by in slow motion. The years I have spent there surely had an impact on this idea. California is the place where I have started to confront myself in search for my own reality, my true self. It is the place where I have started to fall in love with myself, embarked on a journey to accept myself completely. My LA years lit a candle that has been burning within me, guiding my way on this very bumpy, challenging yet amazing road called life.
And if I did decide to go back and live there again, which city would it be? Now that I have grown up and became a different version of myself, which city would I be now?
In my heart, if Los Angeles represents the spring, then San Francisco carries the qualities of fall.
Spring delivers the promises of LA. A dreamy land made up of pastel colors, life filled with enthusiasm, happiness, lightness, renewal, change, flow and serenity. It promises a leisurely pleasant life style, reminding me of the youthfulness and staying young at heart, somehow manifesting as a passionate lover in our lives. My love for spring is like the hunger I feel for LA; uninterrupted and wholeheartedly. It is almost as if I am embracing my true self, feeling the joy of life in my veins.
San Francisco is the slightly melancholic and vicious sister of spring. It hosts transition, with a calm revolt in its nature. It aims to silently prepare us for the coming season. While my heart starts to calm down adapting to the routine of this season, with no specific reason, suddenly sadness captures me. It is not a renouncement, but rather a tranquil transition, just like the changing colors of the nature surrounding me. San Francisco is somehow like a calm, compassionate lover. There is this longing for what if’s and unlived stories in its nature.
My nature is just like Los Angeles, feeling alive is what feeds my soul, maintaining a constant happy state is my ambition. I aim to live the life with love, filled with love, shared in the name of love. But, no matter who I am at the core, one part of me is aching for San Francisco, with nostalgia reconnecting to its routes, grounding somehow.
Opposite values surfaces as my current topic one more time here, somehow supporting each other in spite of all its contradictions, and becomes an inseparable part of my life. When I look around me, I see that in most of the relationships people do wind up with someone who is just the opposite of them. It has been a while that I have been contemplating on this thought; Why do the opposites attract each other? What kind of a relationship would it have been if we were in a relationship that two beings were somehow similar? I am not talking about the perception of life; we do need to gaze at life from the same perspective to move on in life together. But rather it’s our personalities that are somehow contradicting. And finally, I decided that this is human nature, our purpose in this life somehow. In our romantic relationships we tend to choose those who challenge us, push our buttons, and urge us to take those steps into our fears. We tend to choose those who contradict but still complement us somehow. Just like one may love to run, find comfort in the adrenaline that the body pumps during this highly physical workout, the other might be drawn into yoga, feeling bliss in the awareness of their actions. While one may be rational, more grounded in the world we live in, the other might choose to be guided by his/her intuitions and be in an ethereal state. We find balance in life this way, somehow, expand our horizon, and test our limits.
We do preserve these opposite values within our souls also. The contradictions within our soul encourage our growth, providing the courage needed to surpass our fears. Just as I am in love with those opposite yet complementary seasons, I love life as is, completely. There is balance in the creation and we encompass a little bit of everything in life within our nature. It is the harmony of the diversity that makes life exceptional somehow.
And once we know, deeply acknowledge that we are living a life we have chosen to live, life blossoms and from time to time starts presenting our dreams as our own reality. We step into manifesting our own reality and the journey we are on starts finding a new meaning this way! A life worth living for, in spite of and because of those contradictory and yet complementing values in our lives.

Los Angeles/San Francisco

Yaşayacaksam eğer bir gün yurtdışında, evimin California olacağı konusunda hiç şüphem yok. California’nın genel ritmine, doğasına, renklerine, sanki hayat durmuşçasına sakin ve kaygısız yaşamına hayranım oldum olası. O bölgede geçirmiş olduğum senelerin de etkisi var tabi bunda. Kendimle, öz’ümle yüzleşmeye başladığım yer California ne de olsa. Kendime âşık olmaya, benliğimi olduğu gibi kabul etmeye başladığım yolculuğun çıkış noktası Los Angeles. Orada geçen yıllarım önüme çıkan zorluklarla başa çıkabilmem üzere ışık tutmakta yoluma halen daha.
Ve eğer, tekrar California’da yaşamaya karar verirsem hangi şehirde yaşardım acaba? Aradan yıllar geçmiş ve kendimin başka bir versiyonunu hayata geçirmişken, şimdiki ben hangi şehri seçerdi acaba?
Los Angeles ilkbahar ise, San Francisco’da sonbahardır benim için. Ben baharları çok severim, en çok da ilkbaharı… Los Angeles’in vaatlerini müjdeler bana. Pastel tonları, heyecanı, mutluluğu, hafifliği, yenilikleri, değişimi, akışı, heyecanla karışık huzuru, telaşsız ama neşe dolu bir hayatı… Gençliği ve hep genç kalmayı, tutku dolu aşkı anımsatır bana. Ben ilkbaharı Los Angeles’i sevdiğim gibi severim, kesiksiz, kalpten, özüme sımsıkı sarılırcasına, gençliği ve hayatı damarlarımda her daim hissedercesine.
San Francisco ise sonbahardır gönlümde. Mevsimlerin hafif hüzünlü ama bir o kadar hırçın yüzü. Geçişi barındırır içinde, sakin bir başkaldırı vardır. Amacı, kara kışa sakince hazırlamaktır bizi. Ruhumun kıpırtılarını dinginliğe ve rutine çekerken, sebepsiz bir hüzün kaplar içimi. Renkler solmaya başlar ama bir vazgeçme değildir bu, sessizce bir geçiştir. Doğanın renk ve kabuk değiştirmesidir bir nevi. San Francisco melankoliktir, şefkat dolu bir âşıktır. Yaşanmamışlıklara, yaşanamamışlıklara bir özlem vardır ruhunda.
Ben Los Angeles’im özümde, kıpır kıpır ve hayat dolu olmaktır beni besleyen, mutluluğu daim kılmaktır amacım… Hayatı dopdolu ve sevgiyle yaşamak tek umudum. Ama inkâr etsem de bir tarafım San Francisco sevdalısı, hasret ile bağlarını hatırlıyor, topraklanıyor bir nevi.
Karşıt değerler burada da karşıma çıkıyor ve tüm çelişkilerine karşın, birbirlerini beslerken vazgeçilmez oluyorlar benim için. Etrafımdaki ilişkilere bakıyorum da, hep bir şekilde oldukça farklı karakterler birbirlerini buluyorlar. Uzun zamandır bu konuya kafa yormaktayım aslında. Neden karşıt değerler birbirlerini çekiyor? Kendimizinkine benzer karakterde biri ile beraber olsaydık nasıl bir ilişki yaşıyor olurduk acaba? Hayata baktığımız açıdan bahsetmiyorum burada, hayatta beraber yol alabilmek için aynı pencereden bakmamız gerektiği aşikâr. Bahsettiğim daha çok karakterlerin çelişkide olması burada. Etrafımdaki neredeyse her ilişkide öylesine zıt karakterler bir araya gelmiş ki, sonunda bunun insan doğasından kaynaklandığı ve hayata geliş amacımız olduğu konusunda kanaat getirdim. Bir şekilde kişisel gelişimimizde bizi zorlayacak, normalde atmaya korktuğumuz adımları attıracak, kendi kişiliğimizden farklı kişileri hayat eşi olarak çekme eğilimi gösteriyoruz. Nasıl biri koşmayı seviyorsa, vücudunun koşu esnasında salgıladığı adrenalinde huzur buluyorsa, bir diğerinin ruhunu yoga çağırıyor, mutluluğu hareketlerinin farkındalığında bulabiliyor olabiliyor. Biri daha rasyonel yapıya sahip ve dünyevi konulara daha meraklı olurken, öbürü hayatı sezgileri ile yaşamayı ve daha ruhani bir yolda yol almayı seçmiş olabiliyor. Hayatta dengeyi buluyoruz bir şekilde belki de böylece. Ufkumuz genişliyor, kendi sınırlarımızı test ediyoruz bir nevi.
Hepimiz böylesine karşıt değerleri ruhumuzda ve özümüzde de barındırıyoruz aslında. Kendi içimizdeki çelişkiler gelişimimizi destekliyor, korkularımızı aşmamızı sağlıyor bir nevi. Aynı birbirine zıt ama bir o kadar birbirini tamamlayan mevsime olan sevgim gibi, hayatı da olduğu gibi kabul ediyor ve seviyorum. Evren bir şekilde denge üzerine kurulmuş bu hayatta ve bizlerde hayatın değişik katmanlarından birer parça barındırıyoruz içimizde. Bir nevi, farklılıkların uyumlu beraberliği hayatı vazgeçilmez kılan.
Seçmiş olduğumuz hayatları yaşamakta olduğumuz bilincine vardığımızda ise hayat bir çiçek gibi açılmaya başlıyor ve zaman zamanda olsa hayallerinin gerçek olmaya başladığına tanık oluyorsun… Kendi gerçeğini, hayatını kendin yaratmaya başlıyorsun adım adım ve yolculuk yepyeni bir anlam taşımaya başlıyor böylece! Hayatındaki tüm karşıt değerlere rağmen ve belki de biraz onlar sayesinde yaşamaya değer, dopdolu bir hayat!

Team Istrunbul, Bebek, Istanbul Team Istrunbul, Bebek, Istanbul[/captio


Journey

Turkish/Türkçe

I am a believer, and when I believe in something, especially if I am surrounded in an environment that I get to express and be myself freely, I find myself in conversations where I would be whole heartedly promoting that thing (whatever it is at that point in time) to the other.
I love to talk about the things that I am passionate about. And until I sell that idea to the other, somehow convince that it is something to contemplate on; I keep on talking about it; sometimes in subtle forms and sometimes up front, depending on the situation, the place and the person. Sometimes I need to be really patient, loving and consistent as that phrase in time might not be their moment to hear and make it their reality yet. I am proud to say that (years have proved it to me), even if it takes me years to make my point clear, at the end I convince them, make them see my point of view. May be it is not me exactly convincing them, life presents them an opportunity when they are ready and there is nothing else they could do but feel it at that point in time. And I would just be there to point them to the direction, consistently whispering into their ear from time to time.
Consistency and belief accompany me in this journey of mine. And, therefore, there have been friends over the years, who have advised me that if there is one thing I should do on this earth, I should sell an idea that I believe in.
The only downside is, I whole heartedly have to believe in the beauty of that thing at that point in time, otherwise, I couldn’t utter a single word about it. I could only talk this passionately about something that is a part of my life, which is somehow the essence of my life.
And for years, I have contemplated on this piece of advice, how I would interpret this into my life. What was it that I would so deeply believe in and find worth selling and convincing the other of its value? What could I have offered to people from me that they would be willingly taking it from me? What was it that I found precious within me that’s worth sharing with the world? With all these in mind, there was one truth in my heart that, whatever I was going to do in this life, I would be truly in love with it and “love” would lead my way.
And this weekend I have realized that, it’s been some time that I have already set on my journey, started promoting the one thing I deeply believed in… On my path to self exploration, with each step I took into fearlessly manifesting my reality in this world…. I found myself talking about my path, the only truth that I believe in; the path of love, awakening and awareness. And funnily enough, I have been doing this for many years without knowing it or naming it. Apparently, the process took place on its own. As a result of many years of practice as my soul has started to experience its reality, my heart started to expand and it has been inevitable to share my experiences and thoughts with the others. Therefore, the bargain has started.
I now know that what I want to offer to the world is what I believe in with all my heart; which this life bestowed upon us, is worth living for. That non judgmental happiness, with no expectations… happiness in its true sense is a reality and a choice.
This is no any ordinary barter. My satisfaction comes from this feeling I have inside, being able to touch the lives of people, be a simple light in their lives just uplifts me beyond explanation. Mine is an emotional reward, there is no payback like this in anything. It’s the change of spark in people’s eyes.
With one small tiny sincere touch, heart is always ready to open up and realize its truth, even for a tiny second. And that is all I live for, to touch, to inspire with just being, living this human life as awake and as light as I could, given all the circumstances that I live in.
There is this story that I love and truly believe in. Since the day I have read it, it has been my insightful motto.
“Once upon a time, there was an old man who used to go to the ocean to do his writing. He had a habit of walking on the beach every morning before he began his work. Early one morning, he was walking along the shore after a big storm had passed and found the vast beach littered with starfish as far as the eye could see, stretching in both directions.
Off in the distance, the old man noticed a small boy approaching. As the boy walked, he paused every so often and as he grew closer, the man could see that he was occasionally bending down to pick up an object and throw it into the sea. The boy came closer still and the man called out, “Good morning! May I ask what it is that you are doing?”
The young boy paused, looked up, and replied “Throwing starfish into the ocean. The tide has washed them up onto the beach and they can’t return to the sea by themselves,” the youth replied. “When the sun gets high, they will die, unless I throw them back into the water.”
The old man replied, “But there must be tens of thousands of starfish on this beach. I’m afraid you won’t really be able to make much of a difference.”
The boy bent down, picked up yet another starfish and threw it as far as he could into the ocean. Then he turned, smiled and said, “It made a difference to that one!””
And just like that little boy, I do believe there is no small deed. Every action of goodness we do will pay itself forward in some way or another.
And, I know I am here to sell the idea of happiness, to prove its tangible validity if you choose to see. This will be my path as long as this feeling keeps on feeding my soul. If I could be a vessel to a change in one single soul’s life that day, my life serves its purpose fully. And one more time gratefulness captures me; gratefulness for the body I came into, for my family, for the being that I am today. That I am living on this earth today… That I have chosen to live a life that perceived beauty in everything.
One more time I am grateful today that I get to experience myself freely and truly as I was intended to be.


Yolculuk

Kendimi özgürce yaşadığım ortamlarda nedense bir noktada inandığım bir şeyi bir arkadaşıma anlatırken bulurum. Tutku ile bağlandığım olguyu, olayı, yeri anlatmaktan sonsuz keyif almakla beraber, biliyorum ki fikri satana kadar da çalışmalarıma kimi zaman çok bariz, kimi zaman sakince devam etmekten de kendimi alı koyamıyorum. Ve bunu da gururla söyleyebilirim ki, çoğu zaman o gün olmasa bile, bazen yıllarımı alsa bile fikri satabildiğimi görüyorum.
Burada, istikrar ve inanç bana yol arkadaşlığı yapıyor. Bu sebeple, beni tanıyanlar, eğer bir iş yapacaksam çok inandığım bir şeyi satmamı önerirlerdi. Kalbimle inanırım anlattığım şeyin gerçek güzelliğine, inanmazsam zaten hakkında konuşmak bile istemem. Ama inandığım olguda zaten hayatımın bir parçasıdır, kendisidir bir nevi.
Bende bu tavsiyeyi nasıl iş hayatına çevirebileceğimi düşündüm durdum senelerdir. Ne vardı böylesine severek savunabileceğim ve satmaya değer bulabileceğim. İnsanlara kendimden ne sunabilirdim ki ilk olarak ben inanarak anlatabileyim ve onlarda sorgusuz alsınlar benden. Benim böylesine her daim derinden inandığım ve paylaşılmaya değer bulduğum neyim vardı. Ancak, inandığım tek bir gerçek vardı hep, her ne yapacaksam, yaptığım işe sevdalı olacaktım.
Ve bu hafta sonu farkına vardım ki, ben zaten aktarmaya başlamışım inandığım şeyi. Kendim olma yolunda, kendimi korkusuzca yaşama yolunda attığım adımlar sonunda ben mutluluğu, uyanmayı, farkındalığı anlatmaya karar vermiş ve başlamışım bile çoktan. Farkında olmadan gelişmiş bu süreç, ruhum açıldıkça, kalbim büyüdükçe yaşanmışlıkları paylaşmak zaruri olmuş benim için ve alış veriş başlamış böylece. Gönülden inandığım ve yaşamaya değer verdiğim şeyin, insanlara sunmak istediğim şeyin mutluluk, gerçek ve sorgusuz mutluluk olduğunu biliyorum artık.
Farklı bir alışveriş şekli bu. İnsanlara bir an için ufacık bile dokunuyor olabilmek, hayatlarında ihtiyaç duydukları o anda bir nebze de olsa ruhlarındaki ışık olabilirsem benim için yeterli bile. Benimki duygusal bir alışveriş, hiçbir başka işin bu oranda tatmin sağlayabileceğini sanmıyorum benim için. Bir insanın gözündeki ışıltının değişimine tanık olmak beni mutlu eden. Kalp, ufak içten bir dokunuşla uyanışa geçmeye ve kendi gerçeğini hayata geçirmeye her zaman hazır. Ve ben sadece bu ışıltıyı görebilmek için, uzanıp dokunabileceği el olabilmek için dünyada olduğumu biliyorum. Bu hayatı bana sunulan şartlar dâhilinde, elimden geldiğince uyanık ve hafif yaşamak ruhuma olan görevim.
Ben sevgiyi satmaya, dağıtmaya, varlığının fiziksel olabildiğine kanıtlamaya geldim, en azından bugün için gerçeğim bu. Ve bu his beni besledikçe, yolumun bu olduğunu da bileceğim. Ve bir kez daha minnettarlık kaplıyor her yanımı, geldiğim beden, ailem, çevrem ve olduğum varlık için… Bugün dünyada yaşıyor olduğum için… Her şeye rağmen güzeli görmeye adanmış bir hayatı yaşamayı seçmiş olduğum için.
Bir kez daha minnettarım bugün, kendim olabildiğim için.

553936_10152222542396084_490750772_n


Bazen iyileşme acıda saklıdır

“Sometimes the healing is in the aching” (Bazen iyileşme acıda saklıdır) bu yazıyı gördüğüm anda bir sonraki yazımın konusunun bu olması gerektiğini içimde hissettim. Son zamanlarda evren bana gerekli olan sözleri, insanları, olayları kendiliğinden önüme çıkarıyor, bana ise sadece onların farkına varmak kalıyor. Akışta olduğum bir dönemdeyim diyebilirim, gelen her şeyi heves ve sevgi ile hayatıma kabul ediyorum ve izliyorum.
Ruhani arayışım esnasında çok güzel bilgilerle ve insanlarla karşılaştım. Bu sözü görünce, Art of Living’deki eğitmenim Nathalie’nin anlattığı bir hikâye geldi aklıma aniden. Sevdiği bir öğrencisinin ne kadar acı çektiğinden ve değer verdiği bu insanın acısını hafifletecek hiçbir şey yapamamanın verdiği acizlik duygusundan, bunun ona verdiği çaresizlikten yakındığı bir noktada Art of Living’in kurucusu Sri Sri Ravi Shankar ile yaptığı bir telefon konuşmasından bahsetmişti. Sri Sri ona sevdiklerimizin acılarını hafifletmeye çalışmamızın bazen onların gelişimini ve bu hayattaki tecrübelerini kısıtlayacağından bahsetmişti. Kimi zaman bizlere çok acı verse de sevdiklerimizin iyiliği için kendi gelişimlerine katkı sağlayacak, belki de bu hayata geliş amaçlarına ışık tutacak acılara müdahale etmeden gözlemci olarak destek olmamız gerekmekte. Bazen iyileşmenin, ilerlemenin tek yolu acının içinden geçmekte saklı. Ve biz bunu her ne kadar onlar için yapmaya hazır olsak da, bu onların kaderi. Vakti geldiğinde ve o farkındalığa ulaştıklarında değişim kendiliğinden hayata geçecek. Bu hikâyeyi çoktandır unutmuştum ama yakın zamanda kendimi çok değer verdiğim bir insana yardım edemez halde buldum. Elimden geleni yapma telaşında iken aniden fark ettim ki, benim yapabileceğim hiçbir şey yoktu, içinde bulunduğu ruh halinden çıkabilmesinin anahtarı bir tek kendinde bulunuyordu. Ve ben ne kadar çok üzülsem de, onun yerine tüm bunlarla başa çıkabilmeye hazır ve istekli olsam da bu onun içsel yolculuğuydu. İstediği zaman elini tutarak ve tüm kalbimle yanında olarak destek olabileceğimi fark ettim aniden. Bu konuda ne kadar başarılı olabileceğim bilemiyorum, sadece inançla yanında olmaya çalışıyorum.
Geçen haftalarda, Cihangir Yoga’da benim için en özel eğitmen Chris Chavez ile yaptığımız yoga seansında yine aklıma geldi bu söz. İlk olarak şunu belirtmeden geçmek istemiyorum, Chris dünya çapında izlenen ve beğenilen bir eğitmen olmasının yanı sıra, benim için şu an Türkiye’de bulunan en etkileyici, eğlenceli, derin, eğitici ve varlığı ile insanları iyi hissettiren bir eğitmen. Benim yogaya tekrar geri dönüşümümün de sebebi diyebilirim kendisi için. Bilginin derinliğinin yanı sıra çocuksu ve eğlenceli tarafını da kucaklamamızı sağlıyor. Derslerinde derin bilgisini güncel yaşamımızdan örneklerle bize sunuyor ve bunu yoga’nın vücudumuza ve ruhumuza etkisi ile öylesine bağlıyor ki, verilen mesaj kemiklerinize kadar işliyor. İşte bu derslerden birinde “no pain no gain” kavramından yola çıkarak, kimi zaman bizim için iyi olan şeyin, bizi iyi hissettirmediğine değindi. Vücudumuzu güçlü ve esnek tutabilmek için emek vermemiz gerekiyor, bunu hepimiz biliyoruz, bu sebeple spor yapıyoruz. Ruhumuza iyi gelmesinin yanı sıra bedenimizde hissettiğimiz gelişim, hareket edebilme rahatlığı bizlere spor esnasında harcadığımız eforu unutturup tekrar yapmamızı sağlıyor. Kimi zaman ise vücudumuzun gerçek potansiyeline ulaşabilmek için ekstra çaba harcamamız, güvende hissettiğimiz sınırların dışına adım atmamız gerekebiliyor. Bu esnada vücudumuz çeşitli ağrılar, sancılar yolu ile bizimle iletişime geçiyor, bunlar değişimin başladığına işaret eden sağlıklı işaretlerdir. Yogada hareketin hayata geçişi ve vücudun bulunduğu pozun içinde bütüne ulaşması zaman içerisinde oluyor. Bu zaman zarfında vücudumuzda çıkan ağrılara gösterdiğimiz direnç akabinde, bu ağrılar boyut ve şekil değiştirmeye başlıyor. Çekilen ağrı kendi içsel anlayışına, arayışına ışık tutmaya başladığında, yoğunluğu azalmaya başlıyor ve hareket oturmaya başlıyor. Bu esnada omuzların, kolların, bacakların bir bütünün parçaları olup harekete teslim olurken, beynin boşalmaya başlıyor. Ağrının içinde düşüncelerin yok olmaya başladığı anda kendinin gerçek yansımasını görürsün bir nevi, kendini olduğun gibi gördüğün ve kabul ettiğin bir aydınlığa çıkarsın.
Chris bu konudan bahsederken şu örneği verdi; bazen yolda yürürken kaldırımda hiç beklenmedik bitkilerle karşılaşırız ya, betonun içinden fışkıran doğaya tanık oluruz. İşte, bazen doğanın günışığına ulaşabilmek için, hayata geliş amacını gerçekleştirebilmek için, kaldırımı delip geçmesi ve bunun için olağanüstü bir efor sarf etmesi gibi, bizlerin içimizde de aynı doğada olduğu gibi böylesine bir arzu bulunmaktadır. Bazen verdiğimiz savaşla başa çıkamayacakmışız gibi gelebilir, onun yükü öylesine ağır gelir ki, bunu kaldırabilecek güce sahip olduğumuzu unutabiliriz. Ancak, şunu da unutmamalıyız ki, aynı doğanın güneşe ulaşmak için verdiği çaba gibi, aydınlığa ulaşmak ve gelişmek için verdiğimiz savaşımızda her gün kendi gerçeğimize adım adım yaklaşmaktayız.
Diyorum ya, bu sıralar insanlar, sözler, olaylar gelişimimde bana ışık tutmak için, olaylarla başa çıkabilmem için önüme çıkıyorlar. Bu sözle karşılaşmam, önüme çıkan güzel insanların paylaştığı hikâyeler ve bilgiler, yoga’daki tecrübelerimle birleştiğinde ruhumun derinliklerinde anlam buluyor. Yoga’nın da güzel ve özel yanı bu zaten… Duyduğun şeyleri sindirmene ve yaşama geçirmene vesile oluyor. Biliyorum biraz delice gelebilir ama içinde bulunduğumuz pencerenin dışına çıkıp geniş açıdan bakabildiğimiz noktada hayatımıza giren her şey biraz daha anlam kazanıyor ve o an için iyi ya da kötü gözüken her şeyin aslında belirli bir amaç için, bizi tekrar ruhumuzun gitmek istediği yola sokabilmek için geldiğini görebiliyor, bir nevi minnet duygusu ile dolabiliyoruz. Aynı bugünlerde benim hissettiğim gibi:)

Argos in Cappadoccia, Turkey

Argos in Cappadoccia, Turkey


Sessizlik

Sessizlikte kaybolduğum ve onun içinde kendimle yüzleştiğim zamanları özlüyorum bazen. Yoga’nın ana prensiplerinden biri olan ve bir nevi inzivaya çekildiğin, sözlere gerek duymadan iletişim kurduğun, etrafında seni sarmalayan doğada, gözlerde ve tekrar tekrar dönüp baktığın özünde yaradılışın güzelliği ile yüz yüze geldiğin özel bir zaman sunuyor sessizlik insana. Böyle ağdalı anlattığıma bakmayın, kimi zaman sıkıldığım, iç sesimi susturamadığım, kaçıp gitmek istediğim anlar da olmuyor değil bu esnada. Ama tüm bu çelişkileri insan olarak dünyaya gelmiş olmanın bir parçası ve kişisel gelişim süreci için yaşanması gereken aşamalar olarak görünce, bazen zor da olsa o sürecin de kendine hoş bir gerçekliği olduğunu kabulleniyorum.
İlk sessizliğimde Hindistan’da ashramda kendimi zaten gönülden inandığım, hissettiğim, bildiğim bir bilginin içinde buldum. Dünyanın her köşesinden bir haftalık bu kurs için gelmiş olan 300 kadar kişi ile sessizliğe başladığımızda son derece heyecanlıydım. Beni bilenler heyecanımın neden kaynaklandığını daha iyi anlarlar. Konuşmayı ve paylaşmayı çok seven kişiliğim için öylesine tezat bir kursudaydım ki, başlamakta olduğum sürecin bilinmezliği beni son derece heyecanlandırmaktaydı.
Kursun üçüncü günü diğer günlerden farklı bir güne uyandım. Hâlbuki önceki günlerden hiç farkı yoktu. Sabah uyanmış, nefes egzersizimi ve meditasyonumu yapmış, kahvaltının ardından yürüyüşümü yapmaktaydım. Ve işte o esnada bulunduğum anın önceki günlerden derin bir farklılığı olduğunu hissettim ve bunu isimlendirebilmek neredeyse günümün geri kalanını aldı. Fark ettim ki, sessizliğin ilk birkaç günü oldukça sesli geçmiş hâlbuki kendi iç sesim beni hiç yalnız bırakmamış. Baktığım her şeye bir şekilde yorum yapıp duruyormuş ve ben, bu çok sesli sessizliğin içinde debelenip duruyormuşum. Ve işte o gün, günlerdir beni yalnız bırakmayan ve kafamın içinde dönüp dolaşan yorumlar, ön yargılar bedenimi terk etmiş ve beni kendimle baş başa bırakmıştı.
Kendinle baş başa kaldığında öylesine bir sürece giriyorsun ki, kalbin açılmaya başlıyor. Bütün duyuların uyanıyor ve gördüğün, dokunduğun, tattığın her şey yeni bir anlam kazanmaya başlıyor. Attığın her adımına, yaptığın her işe 100%’ünü verdiğinde yaradılışın, yaşamın, dünyanın, etrafında seni çevreleyen insanların ve her şeyden önce kendinin ne kadar özel ve güzel olduğu gerçeği ile baş başa kalıyorsun… Minnet duygusu seni öylesine ele geçiriyor ki gözlerini kapattığında içinde hissettiğin tek gerçek sadece sevgi oluyor. Ve biliyorsun, derinlerde bir yerde biliyorsun ki, sen de bu sevgiden yaratılmışsın ve işte o noktada teslimiyet tüm benliğini ele geçiriyor.
Sessizliğin içinde aynı zamanda hislerinle de yüzleşiyorsun. Hislerle yüzleşmek en zoru bence, içinde önyargıları, anıları, endişeleri ve üzüntüleri de barındırmakta. Bu aşamada kaybolduğum, sinirlendiğim, direndiğim öylesine çok an oldu ki, bazen neden böylesine bir kursa katılmış olduğumu bile sorguladım. Bu süreçte öğrendiğim, yapmam gerekenin sadece hislerime güvenmek olduğu ve zaten kalbimin tüm sorularımın cevabını bilmekte olduğuydu. Yaşamına sadece kalbinle bakmaya başladığın anda hislerine güvenmen gerektiğini de artık biliyorsun demektir.
“Meditation is seeing God in yourself. Love is seeing God in the person next to you. Knowledge is seeing God everywhere.” (“Meditasyon Yaratanı kendinde görmektir, aşk Yaratanı yanındaki varlıkta görmektir, bilgi ise Yaratanı her yerde görmektir.”) Sessizlikte bilgiyi öylesine derin hissetmeye başlarsın ki, baktığın her yerde yaratanı, sevgiyi ve yaradılışın büyülü güzelliğini görmeye başlarsın. Kalbinle bakmaya başladığında bu süreç kaçınılmazdır.
Ne yazık ki yaşamın bizlere şehir hayatında unutturduğu bu gerçeği tekrar hayatımıza sokuyor sessizlik; iç sesimizi ve duygularımızı dinliyor ve onların yol göstericiliğine teslim oluyoruz. Bu bilginin derinliğine teslim olduğum noktada zaman zaman şehirde de bu çok sesliliğin içinde sessizliğe gömüldüğümü fark ediyorum. Bazen yaşananlar, hissedilenler öylesine yoğun ve yorucu olabiliyor ki… İçimdeki sessizliğe dönüp sebep aramaksızın büyük resme bakmaya odaklanıyorum, biliyorum ki her olan olması gerektiği için oluyor… İnanıyorum ki, mutluluk kaçınılmaz ve ben farkında olduğum sürece, hissettiğim sürece, içimdeki sesin yolumu aydınlatmasına izin verdiğim sürece her şey hayırlısı ile olacak. Sessizliğin içinde yine ruhumun çok iyi bildiği ve anımsadığı minnet duygusu ile yaşamıma sımsıkı sarılarak geri dönüyorum …. Ve teslim oluyorum.

Cihangir Yoga, Istanbul

Cihangir Yoga, Istanbul


Paylaşım

Evrenin bizler için planı olduğuna ve eğer kendimizi akışa bırakırsak hayatta ait olduğumuz ortamları yarattığımıza, bulduğumuza inanıyorum. Sanırım her zaman böyle olmadı ama son zamanlarda hayata her şeyi ile teslim olmuş durumdayım ve bana sunulanları olduğu gibi kucaklıyorum.
Geçen gün Daft Punk dinlerken, bu kadar özgün bir müziği yapmak için Fransız müzisyenler Guy-Manuel de Homem-Christo ve Thomas Bangalter’in nasıl bir araya gelmiş oldukları düşüncesinde kaybolmuş buldum kendimi. Öyle herkesin duymaya alışkın olmadığı bir çizgiye sahip bu grup, müziğin değişik katmanlarını öylesine bir araya getirmişler ki, kendi içinde bir ahenk yaratmışlar. Ama benim her şeyden önce merak ettiğim, her ikisi de nasıl olup böylesi bir müziği aynı anda ruhlarından yükselirken hissetmişler ve evren bir şekilde onları bir araya getirmiş. Kanaatimce hissettikleri şeyi öylesine gerçek ve yoğun hissetmişler ki, bu hayatta bir araya gelmeleri kaçınılmaz olmuş.
Kimine göre komik gelse de, ben evrene yollanan mesajlara inanıyorum ve istediklerimizi doğru şekilde tanımlayıp çağırdığımız noktada, doğru insanların ve olayların önümüze çıktığına da inanıyorum. Ruh eşi kavramı ile büyümüş bizler için, yaşadığım tecrübeler sonucunda ben daha geniş kapsamlı bir kavramın daha mantıklı olduğuna karar verdim. Ruh eşi kavramının yanı sıra ve hatta daha ziyade ruh grupları var bence bu dünyada. Kendi ruh grubuma ait kişiler ile tanıştığımda hayatımın akışının değiştiğini tecrübe de etmekteyim zaman zaman, hayat bir mücadeleden huzurlu bir akışa geçiyor adeta, karşı konulması zor bir his bu… Vücudunun her uzvu hissediyor ve uyanıyor, bir nevi evine geldiğini hissediyor ve huzur buluyor.
Hayatımıza giren herkesin öyle ya da böyle bir paylaşım için girdiğine inanıyorum. Kimi zaman anlık bir paylaşım için, kimi zaman farkındalığımızı bir olaya çekmek için, kimi zaman bizi başkaları ile irtibata sokmak için, kimi zaman yüzleşmek istemediğimiz ancak kişisel gelişimimiz için yüzleşmemiz gereken olayları yaşatmak için ve kimi zaman ise bizlere hayatımız boyunca eşlik etmek için giriyorlar. Ve bu insanlardan bazıları ile ruhumuzun ritmi aynı atıyor, yolculuk keyifli bir hal almaya başlıyor. Karşımıza böylesine kendimiz olabildiğimiz, yargısız sevildiğimizi bir şekilde hissettiğimiz, vakit geçirmekten daha çok beraber yol almaktan, yaşamaktan, dolu dolu paylaşmaktan zevk aldığımız ve ortak bir payda için bir araya geldiğimiz insanlar çıkabiliyor.
Yıllar itibari ile girdiğim değişik gruplardan kendi ruh grubuma ait olduğunu hissettiğim arkadaşlar edindim. Amerika’da bulunduğum dönemde bunu net olarak hissetmeye başlamıştım. Bilmediğim, tanınmadığım bir ortamda gerçek “ben” ile tanıştığım, kendimi özgürce tecrübe ettiğim o dönemde, değişik gruplara girmiş ve bunun akabinde her gruptan bugüne kadar taşıdığım arkadaşlıklar kurmuştum. Ben değer verdiğim insanlardan kopmayı pek sevmem. Biliyorum hayat oldukça hızlı akıyor ancak dünyanın dört bir yanında benim için vazgeçilmez olan bu insanları dilediğim sıklıkta göremesem de, sağlıklı, iyi ve mutlu olduklarını bilmek tek istediğim.
Son zamanlarda değişik bir dönemdeyim diyorum ya, aniden hiç beklenmedik şeyler olmaya başladı hayatımda, sanki evren tüm sorgulamalarımı, çağrılarımı duyarcasına her birine tek tek cevap vermeye başladı. Kendini akışa bıraktığın noktada olan sanırım bu, ya da benim tecrübe ettiğim şekli bu. Ruhunun istedikleri, çağırdıkları gerçekleşmeye başlıyor. Teslimiyet sonucunda önüne sadece istediğin gibi bir hayat kurabilmen için imkanlar, insanlar çıkmaya başlıyor…. Senin üstüne düşen ise gözlerini açıp sadece kalbinle bakabilmen ve önüne çıkanları değerlendirebilmen.
İşte, böylesine bir dönemde, Team Istrunbul girdi benim hayatıma, daha doğrusu girmekle kalmayıp, hayatımın büyük bir bölümü oldu. Orada kurduğumuz arkadaşlıklar dostluklara, paylaşımlar anılara döndü. Hayatta beraber yol almaktan keyif alan bir insan grubu haline geldik kanımca. Kendi içinde öylesine dinamikleri var ki, beni kendine bağlıyor adeta. Yargılama yok mesela, hep birbirine destek olarak ileri taşıma var, gelişim var kendi içinde. Alınma, bozulma yok bunca açıklığın ve dürüstlüğün yanı sıra, çünkü yapıcı olduğuna ve sevgiden çıktığına dair garip bir farkındalık var. Başlarda amaç olan koşu sporu hayatımızın odak noktası olarak kalmaya devam etse de ve onun hayatımızdaki vazgeçilmezliği gün be gün kendini teyit etse de, ait olduğunu hissettiğin bir ortamda kendini bulmuş olmanın dayanılmaz hafifliği bir şekilde bizleri hem birbirimize hem de yaptığımız spora böylesine bağlayan. Yürekten minnet doluyum yaşadığım dönem için, kendimi böylesine olduğum gibi tecrübe edebildiğim, sınırlarımı zorlamak için böylesine güç alabileceğim arkadaşlıklar önüme çıktığı için ve her şeyden önce ruhumu dinleyebilecek imkânlara sahip olabildiğim için. Oscar Wild’ın bir sözü var bence tüm hissettiklerimi en güzel o dile getirebiliyor bu noktada. “You don’t love someone for their looks, or their clothes, or for their fancy car, but because they sing a song only you can hear.” (İnsanları görünüşleri, kıyafetleri, şık arabaları var diye değil, sadece sizin duyabildiğiniz bir şarkıyı söyledikleri için seversiniz.)

Wisteria, spring bloom in Istanbul, Turkey

Wisteria, spring bloom in Istanbul, Turkey


Yeni bir güne uyanmak

Daha önceki yazılarımda da bahsetmiştim, belki hatırlarsınız; yoganın hayatımın merkezinde olduğu bir hayat yaşamaktan çok keyif alıyorum. Sadece fiziksel aktivitesinden bahsetmiyorum, yoganın felsefesini tüm benliğimle yaşamaktan keyif alıyorum. Bilgisini ve öğretisini uygulamaya çalışmaktan da bahsetmiyorum, içselleştirip, özümseyip “o” olmaktan bahsediyorum. Hayatın her anında, her adımında hayata gülümseyerek ve kabul ederek bakmaktan, yarını bilmemenin keyfinden, bu bilinmezlik içinde daha büyük bir sisteme teslim olmaktan ve yarının eninde sonunda mutluluk dolu olacağına gönülden inanmaktan bahsediyorum.

Hayatta, tabi ki düştüğüm, hayal kırıklığına uğradığım, egomun zorlandığı, her şeye küstüğüm, sinirlendiğim anlar oluyor. Hepimiz aynı devinimleri yaşıyoruz aslında. Hepimiz insanız ve öyle ya da böyle benzeri testlerden geçiyoruz hayatta. Ama biliyor musunuz, kendime bu lüksü tanımıyorum, çünkü böyle bir lüksüm yok. Hemen ayağa kalkıp toparlanmalı ve içimde, derinlerde, özümde bildiğim gerçekle önüme bakmak zorunda olduğumu biliyorum. Ben, biz, bazılarımız… çoğumuz, gerçekten çok şanslıyız. Eğer çok büyük travmalar geçirmediysek, akşam soğuk çıtır çıtır yastığımıza kafamızı koyduğumuzda sevdiklerimiz de sağlıklı bir şekilde yataklarına yatmışlar ve nefes alıyorlarsa, sevgi dolu bir evde yaşıyorsak, çocuklarımızın karnı toksa, huzurları yerindeyse, onların geleceği için çoğu insandan daha az endişelenmemiz gerekiyorsa bu dünyada bizimle nefes almakta olan çoğu insandan çok daha şanslı bir konumdayız demektir. Ve biliyor musunuz, işte bu sebeple istemediğimiz, hak etmediğimiz bir hayatı sadece korkularımız yüzünden devam ettirmek lüksüne de sahip değiliz. Biz, her gün bu ayrıcalıklı güzel evrene, içinde yaşadığımız topluma, hayata olumlu enerjiler saçmak zorundayız. Güncel küçük problemlerin üstüne çıkıp tepeden bakabilmeliyiz. Bakamıyorsak da korkusuzca değişimi harekete geçirmeliyiz. Uyuşuk, korkak olma lüksümüz yok. Biz, birçok insandan çok daha şanslıyız demektir ki, bu bize hem çok büyük bir güç, hem de çok büyük sorumluluk yüklemektedir. Sorumluluk ise oldukça basittir… Mutlu olmaktır tek sorumluluğumuz. Mutlu olup, dünyanın dönmesini sağlayan olumlu enerjiyi arttırmaktır bireysel olarak görevimiz. Ülkemizi ve dünyayı değiştirmenin tek yolu budur. Bireysel mutluluk ve tatmin, dünya barışını ve bütünlüğünü de beraberinde getirecektir.

Geçen gün yoga dersinde, çok değer verdiğim hayat öğretmenim Chris Chavez bu konuyu okşadı yine. Dersi “tekrarlar” üzerine kuracağını söylediğinde inanın aklıma gelmemişti bu. Her hareketi en az 17 kere bizlere tekrar ettirirken çoğumuz “of” lamaya başlamıştık. 1-2 defa yapmaya alışıktık ama aynı hareketi defalarca tekrar etmek, hem aynı kasları yormuştu hem de sıkılmıştık. Bu devinim aslında her gün aynı güne uyanmanın bir yansımasıydı adeta. Her gün bir önceki günün başka bir versiyonunu yaşıyoruz aslında. Her gün uyanıyoruz, aynı rutinlerden geçiyoruz bir şekilde ve tekrar yatıyoruz. Her gün aynı şeyleri yapıyoruz. Arada bir sistemin dışına çıktığımızda ise farklılığın, rutini kırıyor olmanın sonucu geçici bir mutluluk ve rahatlama yaşıyoruz ve işte o noktada, evrene tekrar olumlu enerji saçmaya başlıyoruz.

Bir başka şekilde de yaklaşabiliriz aynı güne, her sabah kalktığımızda hayata şöyle bakmayı da tercih edebiliriz. O günü sanki son günümüzcesine minnet ve sevgi dolu, 100%’ümüzü vererek, kendimizin bir önceki gündekinden daha iyi versiyonunu hayata geçirerek, dolu dolu ve gerçekten mutlu yaşamayı seçebiliriz. Her şeyimizi bu gerçek üzerine kurduğumuzda ise değişim hayata geçecektir ve bir yere kaçmaya gerek duymaksızın, sadece o sıradan günü daha gerçek yaşayarak da evrene mutluluk ve o olumlu enerji yi elimizden geldiğince saçıyor olacağız. Hayatta hersey bir tercihtir… Ve nasıl o gün, yoga dersimde, bu farkındalıkla aynı hareketi daha da derinleştirmeye niyet ederek kendimin en iyisini yapmak üzere adım attıysam, hayatta da her gün bu adımı atmak benim tek sorumluluğumdur. Ben bu yolu seçtiğimden beri hayatı daha çok sevmeye ve tüm düşüşlere rağmen daha dolu dolu yaşamaya başladım.

Bu akşam bir film seyretmenizi istiyorum sizden, ismi “$50K And A Call Girl”. Hayat ve sevgi üzerine, umut ve umutsuzluk arasında gecen… gerçek duyguların coşkuyla yaşandığı bir film… Bugün, bu akşam, mümkünse şimdi izleyin.

Ve sizden ufacık bir şey istiyorum… Bugün sevdiklerinize onları sevdiğinizi söyleyin…. Bugün sevdiklerinize uzanın ve sımsıkı sarılın … Uzun zamandır yapmak istediğiniz ve korkularınız yüzünden yapamadığınız bir şey yapın… Korkularınızı göğüsleyin ve içinden geçin… Bakın bakalım ne çıkacak sonuçta, sizden ne kalacak, nasıl yeni bir sen olacaksınız tüm yaşananların sonunda. Sadece şunu unutmayın… eninde sonunda mutlu olacaksınız, teslim edin kendinizi akışa …Dolu dolu yaşayın!

Bosphorus, Istanbul, Turkey

Bosphorus, Istanbul, Turkey


Belirsizlik aşkın özüdür

Yapım itibari ile sevmem kararsızlıkları… Kanımca, iyi yada kötü, verilmiş bir karar her türlü kararsızlıktan iyidir. Herşeyden birşekilde zevk almasını da bildiğime göre, öyle yada böyle verdiğim karara inanıp devam ettiğim takdirde, o yolda mutluluğu yakalayabileceğime de hep inandım. Genelde, verdiğim kararları geri dönüp sorgulamamda. Çelişkide kaldıklarım ise başkalarından etkilenerek aldığım kararlardır, bir şekilde hazır olmadan verilen kararlardır bunlar. Ancak, iç sesimi dinleyip o karara varmışsam, ona olan güvenimle kendimi teslim ederim hayata. Bilirim ki benim için en doğrusudur bu. Sonunda alınması gereken bir ders varsa da, yaşanması gerekiyordur, sorgulamam bile.

Son zamanlarda, ilginç bir dönemdeyim, dünyadaki ve ülkemdeki değişimlere ayak uydururcasına hayatımda da herşey değişmekte. Şaka değil, ev ve arabadan tutun da hayatımdaki herşey değişimde. Temizleniyorum, bir nevi yenileniyorum… Atmak istiyorum herşeyi, küçülmek istiyorum hayatta. Bana ait olmayan eşyalardan, insanlardan, yüklerden ve düsüncelerden arınıyorum bir şekilde. Hafiflemiş hissediyorum. Kendimi tamamı ile akışa bıraktım, teslim oldum hayatın sunmakta olduğu her şeye. Biliyor ve inanıyorum ki, hayatımdan bu dönemde çıkacak hersey hayırlısı ile çıkıyor. Hayatın sunduğu herşeye “evet” diyorum bu günlerde, ve dedikçe de yepyeni kapılar açılıyor önümde.

Ve işte bu dönemde… bende değişmekteyim hızla. Düşüncelerim, inançlarım değişmekte. İlişki kavramını, dostluğu, aşkı bile yeniden tanımladığım dönemdeyim… Her kelimeye farklı bakmaya başladım, baktıkça şekil değiştirmeye başladılar ve yeni anlamları ile daha çok sevdim bu terimleri:)

Bu esnada kararsızlık terimi de şekil değiştirdi. Ruhumu sıkan ve mümkün olduğu kadar kısa zamanda çözmeye çalıştığım bu terim, “belirsizlik” olarak yeniden hayat buldu içimde ve heyecan vermeye başladı bana. Bir şeyi on kere söylersen gerçek olurmuş… Sanırım duyarsan da ruhun direnemiyor… Hayata geçiriyor onu. Yine bu dönemde hayatıma girmiş ve uyanışımda bana destek olan yol arkadaşlarımdan birinin zaman zaman söylediği bir cümle hayat buldu benliğimde. “Uncertinity is the essence of love.” “Belirsizlik aşkın özüdür.” Bazen bilmemek, emin olamamak iyi birşeydir. Bu, kararsızlık kadar negatif bir anlam taşımaz, sadece zamana bırakmayı ve çok daha büyük bir sisteme inanmayı, ona teslim olmayı içerir içinde.

Belirsizliktir aslında değer verdiklerimize daha sıkı sarılmamızı sağlayan, yarının bilinmezsizliğidir içimizdeki heyecanı ayakta tutan. Aşk’ın özüdür bu belirsizlik. Eğer aşk ile hareket ediyorsak, kendimizi akışa bırakmışızdır. Yarın değildir mühim olan, yaşanan paylaşılan an’dır. Nefes aldığın andır. Ve yarını bilmiyor olmak, soruların cevabını bilmiyor olmak da heyecan vericidir. Bir sonraki günün bilinmezliği ümit vericidir çünkü. Her gün, yeni bir gündür.

Tam tersinden bakıldığında da etkilidir bilinmezsizlik. Olumsuzluklarda kaybolduysak eğer, yarının bilinmezliğidir bizi ayağa kaldıran.Yarın yeni bir gündür ve, neler getireceğini bilmiyor olmaktır bizi yataktan umutla ve heyecanla kaldıran. Bu belirsizlikle başa çıkabilmenin, onu kucaklamanın tek yoludur inanç. Elinden geleni yapmanın, sevgi ile yaklaşmanın huzuru ile belirsizliği kucaklayabilirsin ancak.

Aşk hayatın kendisidir, attığın her adımda, sözlerinde, özünde aşk olunca anlam bulur hayat. Tutku ile yaptığım herşey gibi yoga ve koşu benim için aşk’ı temsil etmekte. Yapmakta olduğun spor, kendinle yaşadığın aşktır. Vücudunun yapısını, sınırlarını ve büyüleyici bir organizma olduğu bilincini öğretmesinin yanı sıra, ayna tutmaktadır sana. Aynada gördüğün kendi özündür, gerçektir ve olduğu gibi çok güzeldir. Ve bu yolda ilerlemeye karar verdiysen eğer an’a getirir seni… an’da yaşadıkların öylesine dolu ve gerçektir ki, bilinmezlik bir ümit gibidir yarın için. Bugüne daha da sıkı sarılmanı sağlar, yaşadığın hisleri daha yoğun, daha gerçek kılar.

Herşey algıdır bu hayatta. Bakış açını değiştirdiğin esnada sana ne güzellikler taşıdığını sunmak için beklemektedir hayat… Yaptığın sporda keyif almanı sağlayan, koymuş olduğun hedefe doğru yol alırken yaşadığın belirsizliktir aslında. Hedeflerine ulaşma heyecanı, elinden gelenin en iyisini yaptığının inancı ile birleştiğinde belirsizliktir yolculuğu keyifli kılan. Meraktır bizi ayakta tutan, bilinmezliğin verdiği heyecandır yarına daha sıkı sarılmamızı sağlayan.

San Sebastian, Spain

San Sebastian, Spain


Yoga

Hayatta herşeyin bir vakti olduğuna ve sen hazır olduğunda gerçekleştiğine inanırım. Evren sen hazır olduğunda güzelliklerini sunuyor, ve bunları sunmak içinde sabırla bekliyor. Tek yapman gereken kalbinle bakabilmek dünyaya, gerisi kendiliğinden gelişiyor kanımca.

Yoga ile ilk defa 1997 yılında Los Angeles’da yaşadığım dönemde tanıştım. Kendimi bulduğum cennettimde bana yol arkadaşlığı yapmış, Türkiye’ye geri döndüğümde ise desteğim olmuştu. Bu güzel beraberliğe hayat bir dönem ara verdirdi. Diyorum ya, herşeyin bir zamanı var. O dönemde ailemize katılan minik meleğime, evliliğime yoğunlaşmış, ve bu gerçeğin içerisinde mutluluğu yakalamaktaydım.

2013 yılı benim için uyanış yılı oldu, kendime dönüş yılım oldu. Sadece benim için değil, tüm dünya için uyanış yılı, geçiş yılı, değişim yılı olduğuna da hergün tanık olmaktayız. Ve şimdi yine zamanı geldiğinde, tam da ihtiyacım olduğu bu dönemde, her zamanki nazikliği, anlayışı ve yumuşaklığı ile yoga bir kez daha hayatıma girdi. Herkesin ruhuna uygun ruh gurupları olduğuna inanırım ben, kendi gurubuma ait ne kadar güzel insalarla çevrili olduğumu fark ediyor ve bundan sonsuz keyif alıyorum. Son zamanlarda ise her ruha uygun bir spor olduğuna da inanmaya başladım. Team Istrunbul ile tanıştığımdan beri, oradaki arkadaşlarımın koşuya duydukları aşk, benim ruhuma uygun sporu sorgulamama yol açtı. Bu içsel sorgulama sonucunda ise, 90dakikalık bir seans sonrasında bile hala bitmesin istediğim, her seferinde aynı heyecan ve istekle yaptığım, benim ruhuma ve bedenime hitap eden sporun yoga olduğunun farkına vardım.

Belki ikizler burcu kişiliğimi tamamlıyor yoga, çok değisik yönlerden beni doyurabiliyor. Tek bir spor adı altında, hem fiziksel, hem ruhsal doyuma ulaştırıyor beni. Hep bildiğimiz bazı kalıplar vardır ya, onları derinlerde içimizde gözlemlememize ve hayata geçirmemize vesile oluyor kanımca. Mesela, “anını yaşa”; hepimiz biliriz ne kadar önemli olduğunu, ancak hayatın akışında kaybolup gideriz. Kimi zaman, eğer şanslı isek, düşüncelerimizin geçmiş ve gelecek arasında gidip geldiğini fark ederiz ki işte o noktada an’a geri dönüş yaşarız. En üzücüsü ise, çoğu hayat gelip geçer hiç bunların farkına bile varmadan, günlük sıradan problemlerin arasında kaybolmuş bir şekilde. Yoga yapısı itibari ile sizi an’a taşır, 90 dakika boyunca düzenli ujjayi nefesi (okyanus nefesi de denilen, her birimizin içinde bulunan yaşam enerjisini arttırdığına inanılan, genizden alınıp verilen bir yoga nefesi) alınıp verildiği ve aynı zamanda hareketlere odaklanıldığında zaten an’da yaşamamak gibi bir opsiyon sunmamaktadır insana. Beynini ve düşüncelerini yavaşlatıp an’a taşırken, farkındalığını arttırmaktadır bir yandan. Ne zamanki kendimi problemlerin içinde kaybolmuş yada merkezimden uzaklaşmış olduğumu fark ediyorum, o noktada kendime vakit ayırıyorum ve nefesime odaklanıyorum. Kendimle başbaşa kalıp, düşüncelerimi ve duygularımı akışına bırakıp, nefesime odaklandığımda an’a geri dönüp olayların bana çok fazla dokunmasına izin vermeden tecrübe etmeye başlayabiliyorum. Bu da bana devam edebilmek için içsel güç sağlıyor.

Fiziksel olarak da insanı bir kere denemeden tadamayacağı noktalara taşıyor. Herşeyden önce, bu farkındalık seviyesinde kaslarının yapısını ve onlara beyninle nasıl hükmedebileceğini tecrübe ediyorsun. Ve zamanla, vücudunun daha önceleri hiç gidemediği noktalara gidebildiğini, her nefesde daha da derinlere inebildiğini fark ediyorsun. Doğuştan esnek bir yapıya sahip olmama rağmen yapmakta zorlandığım (daha doğrusu asla yapamayacağıma inandığım) bazı hareketler vardı. Bunlar daha çok kol ve omuz kasları ile core kasların bir arada kullanıldığı head ve hand stand olarak adlandırılan hareketlerdi. Şimdi kendimi de şaşırtarak görüyorum ki, zamanla ve düzenli çalışma ile vücut sana cevap vermeye başlıyor. Başlarda duvar desteği olmaksızın yapamadığım bu hareketleri kendi başıma yapabilmeye başlamış olmanın heyecanı ile daha da büyük bir zevkle gidiyorum derslerime.

Tüm bunların yanı sıra, binlerce yıllık bilgi var arkasında, farklılıkların ahenkle yaşandığı, kalpten gelen bir bilgi var. Bu engin bilgi her yoga hareketinde istemdışı işleniyor ruhuna. Bu yolcuğumda yoga, kendimin daha çok farkında olduğum, sevdiğim ve her anımda nefesimin farkında olup minnet duyduğum bir yaşamda yol arkadaşlığı yapıyor bana, kimi zaman sınırlarımı zorluyor ama daimi olarak ışık tutuyor yoluma. Herkes en azından birkez denemeli yogayı, kimbilir belki de sizin de ruhunuzun sporu budur.

Cihangir Yoga, İstinye, Istanbul

Cihangir Yoga, İstinye, Istanbul


akış

Scroll down for English version…

O kadar uzun zaman oldu ki yazmayalı, hem kendime kızıyor, hemde yolculuğumda önüme çıkan yeni tecrübeleri, teknikleri hayatıma kabul ediyorum. Ama itiraf ediyorum, özlemişim yazı yazmayı.

Düşüncelerimin akışını izleme olanağı bulduğum bu çok özel anı özlemişim. “Akış” denen şey belki de bu. Hayatımın akışında kendime yeni hedefler koyuyorum ama kimi zaman kimilerine göre mani, kimilerine göre kader, kimilerine göre de yaşam ve akış devreye giriyor ve yaratan öylesine olaylar çıkarıyor ki karşımıza hayatta, bilinmez bir alana geçiyoruz. Yaşamakta olduğumuz olay ya hoşnut olmayan, yada ruhununuzun baş etmek için hazır olmadığı veya sadece planlarımızın, ruhumuzun hayal ettiklerinin dışına çıktığı için rahatsızlık veriyor.

İki yol var önümüzde bize sunulan; ya değişime sinirlenip, karşı çıkıp, savaşıp, belirli bir dönem hayata küsüp negatifde kalmayı tercih edeceğiz, yada kiminin “akış” diye tanımladığı varoluşun, hayatın güzelliğine ve bilgeliğine güvenerek gelecek olana kalben açık şekilde teslim olacağız. Aslında bu iki tercih arasında çok keskin bir çizgi yok. Kimi zaman gelgitler oluyor ruhumuzda, bazen sabrın deneniyor, ama hayatın güzelliğine gözlerini kapatmazsan, tekrar teslimiyet ve inanç bedenini ele geçiriyor.

Amacım, arzum yada daha çok hayata geçirmeye değer bulduğum doğrum, teslim olduğum anları çoğaltmak, kaybolduğum anları izleyecek kadar uyanık olmak hayata, yaşamın içinde olmak ve bir an önce bu döngünün dışına çıkmak. Yeni yükler yüklenmek istemiyorum bu hayatta, özellikle duygusal yükler. Hayat öylesine güzel ki, bir “insan” olarak gelmeyi tercih etmiş bir ruh olarak kendime olan görevim uyanıp hayata sarılmak, “an”ımı yaşamak, gönlümü güzelliklerle ve ümitle doldurmak. Belirli birşeyden vazgeçmek zorunda kalsam bile, vazgeçeğim şeyle barışçıl bir şekilde vedalaşmak ve evrenin sunacağı yepyeni güzelliklere inanarak yol almak. Hiçbirşeyin daim olmadığını bilmek ve sonunda vazgeçmekte olduğum şeyin aslında bir parçam olduğu, beni ben yapan, benim istediğim gelişimin bir parçası olduğu ve aslında vazgeçmek yada vazgeçmemek gibi bir kararın bile var olmadığını hissetmek. “Hissetmek” ve hissettiğin tek doğruya , kalbine güvenmek.

Kızıma da bunu tavsiye ediyorum. Kaybolduğunda, kendini çıkmaz bir konumda hissettiğinde, gözlerini kapat ve dinle. Sessizce dinle ve göreceksin ki içinde bir yerlerde “öz”ün, parçası olduğun yaradılışın sesi sana yol gösteriyor. Sessizce fısıldıyor ve sana düşen tek görev kendi iç sesini dinleyebileceğin ortamlar yaratmak, ve sonra da o sesi güvenle dinlemek. Umuyorum ki, o sesin aslında kendi olduğunu, ben olduğumu, yaradılışın olduğunu her daim yüreğinde hisseder. Asla yanlız değiliz, “sevgi” hep yanımızda, içimizde ve biz “O”yuz.

FLOW

Its been a long while that I have not written anything. Though I do regret it, I know that this period has given me the opportunity to add new experiences and techniques into my life. However, I have to accept, I have missed expressing my feelings and perception with written words.

I have been longing for this moment in which I get to observe the flow of my thoughts. May be this is what is defined as “flow”. Just like you, I have goals in my life but sometimes the creation brings such hurdles in our lives that we find ourselves in an unpredictable realm. Some defines these hurdles as obstacles, some as destiny and some as life. And just because our perception is not ready to tackle these, or because they are against our planned vision of our lives, these events occurring as hurdles cause annoyance in our soul.

There are two options; either we will choose to mingle in the negative perception and fight this unexpected change in our lives, or surrender to the wisdom and the beauty of life, of creation with trust. There is no definitive line in between these two perceptions. Our patience keeps on being tested as we navigate between these feelings. But, if you choose not to close your eyes to the beauty and the knowledge of creation, surrender and belief becomes your only reality.

My main desire, or rather, the truth I choose to manifest in life is to heighten the moments of surrender, to be awake enough to observe the moments that I loose sight and to surpass that vicious circle as soon as possible. I choose not to add additional (emotional) burdens in my life. Life is a miraculous thing! And as a soul who chose to experience this human realm, its my duty to open my eyes and to embrace life as is, to be in the present moment and fill my soul with the beauty and hope it graciously offers.

And if letting go is inevitable, I choose do that with grace and peace, with hope and belief for the beauty it beholds. With the knowledge that nothing is permanent and everything changes, and that there actually is no decision being made, its just an evolution.

And that is what I advice my daughter as well. In times of despair, I ask her to close her eyes and listen. Once you listen with pure intention, in silence, you hear a voice within, a voice that is bigger than you trying to guide you, whispering softly to you. And what you have to do is to create these little spaces in life in which you get to hear that calling and follow that with trust. And I truly hope that she feels the source of that voice. That it is a bit of her, a bit of me acting as a part of this creation. That we are never alone, that we are love, surrounded with love, manifesting love.

 

 

Best friends house, Yalıkavak, Bodrum, Turkey

Best friends house, Yalıkavak, Bodrum, Turkey