Terimleri yeniden tasarlamak

Bu sıralar sanırım hepimiz bir nebze yenileniyoruz. En derin korkularımızla yüzleşiyoruz. Özellikle geçtiğimiz ay – belki de bir nebze yaradılışın gelişimimiz, uyanışımız için gösterdiği sabırsızlık neticesinde – hayatımızda var olan taşların anlam değiştirdiği, evrende olasılık olarak var olan korkularımızla yüzleşmek durumunda kaldığımız bir ay olarak gelişti. Ve eminim ki hepimiz, bitmeyen bu değişimin içinde öğretilen değerler, kalıplar ve beklentiler dışında kendimizi yeniden tanımlamak adına anlam arayışındayız.

Benim kişisel yolculuğumda bugün yüzleşmekte olduğum en büyük gerçek ise kızımın eğitim hayatına İngiltere’de devam etmek üzere gidiyor olması. Sevenlerim 13 yaşındaki kızımı gönderme kararına nasıl vardığımızı ve bununla nasıl başa çıktığımı soruyorlar.  Size bir şey itiraf ediğim mi? Kolay karar vermedim ve başa çıkma konusunda da çok başarılı olduğumu zannetmiyorum! Kızımı göndermek isteğinde hiç değilim.

Bu hayat oyununda sorgulamadan kabul ettiğim gerçek bana öğretilenlerle kısıtlıydı. Evlenip, çocuk sahibi olup sonsuza dek mutlu yaşayacaktım. Ve hikayem de bu bakış açısı ile başladı.

Gerçeklikle ile yüzleşmem ilk “evlilik” terimi ile başladı. Bugün evlilik terimine bakış açım ve anlamlandırmam çok farklı bir noktada. Bugün, eski eşim benim en yakın arkadaşlarımdan biri ve kalbimde çok özel bir yere sahip.  Çok daha geniş ve gelişmiş bir kavram dahilinde kendisi hala hayat eşim. Birbirimiz üzerinde hak iddia etmeden bireyselliğimizi ve hayallerimizi kutladığımız bir yerdeyiz. Birbirimizi karşılıklı kalıplarımız ve beklentilerimizle değil, açık bir kalple dinlemekteyiz. Birbirimizin yaralarına basmaktansa, yolculuğumuzda karşılıklı yön gösterici olmak üzere yollarımızın kesiştiğinin farkındalığındayız. Ve evet, geldiğimiz noktada bizi bağlayan gerçek, evlilikten daha ziyade yol arkadaşlığına niyet etmiş olmamız.

Ardından iş hayatına bakış açım dönüşmeye başladı. Küçük yaşlarımdan beri iş hayatına dair gördüğüm kalıplar genel anlamda işlerimizin para kazanmak üzere yapılan bir eylem olmasıydı. Meslek seçimlerimiz o yaşlardaki kendi becerilerimize dair kısıtlı bakış açımız, üniversite sınavındaki başarımız ve şansımız, ve bizlere en yüksek maddi kazancı getirecek iş dalını tercih edişimizle şekillenmişti. İnandık ki sabah 9’dan akşam 6’ya kadar, inanmaktan çok kabul ettiğimiz bir sistemde, tüketmek üzere kazandığımız bir yapıda yaşadığımız takdirde topluma uyum sağlayacaktık. Hayat olması gerektiği gibi olacaktı. İş hayatına yeni başladığım zamanlarda bir büyüğümün sözleri beni iş yaşamına dair sorgulamaya itmişti. “Sevdiğin işi bulmak ve yapmak zorunda değilsin, yaptığın işi sevmelisin.” demişti bana. Yapmak zorunda olduğun işte keyif ve anlam bulmanın erdemini inkâr etmiyorum. Bende onu diğerleri gibi elimden geldiğince yapmaya çalıştım. Ve fakat, ya yaptığımız işi gerçekten seversek, ya o iş bizim hayatta kendimizi ifade ediş aracımız olursa, o zaman hayat nasıl olurdu? Kalbimde bu sorunun arayışı ile iş yaşamına yeni anlamlar bulmak üzere yolculuğa çıktım. Kalıplarımı, iş yaşamı olarak kabul ettiğimiz kavramı, yaşadığım topluluğa uyum sağlamak, görülmek, sevilmek için çırpınan egomu dönüştürmeye niyet etmek çok da kolay olmadı. Yolculuğum ve inancım beni şu andaki icra ettiğim yaşamıma yöneltti. (kasıtlı olarak iş yaşamı kelimesini kullanmamayı tercih ediyorum. Geleneksel anlamda idrak etmekte olduğumuz bu kelimenin bugün yapmakta olduklarımı doğru ifade etmediği kanısındayım) Bugün, topluma fayda sağlamak ve anlamlı iş modelleri geliştirmek önceliğim. Bugün ben mümkün olduğu kadar kendimim ve onu ifade etmekteyim. Bugün sabah 6 akşam 9 çalışmıyorum. İşim benim hayatım, kelimelerim aracım ve yaşam her gün yeniliklere vesile. Mümkün olduğunca maskelerimden arınmış şekilde yaşama anlam katmaya çalışıyorum. Bugün ben benim ve ütopyadan daha ziyade olasılık olduğuna inandığım bir gerçeğe dair fayda sağlamak üzere bir yolculuktayım.

Üçüncü dalgayı ise bugün, kızımın gideceği gerçeği ile, yaşamaktayım. Ebeveyn kavramından beklentim yine umutsuz romantik Pollyanna bakış açımla paralel şekildeydi; çocuğum olacaktı, onu hayatta hiçbir şeyi sevmediğim kadar çok sevecektim ve sonsuza dek mutlu yaşayacaktık. Büyük cümleler kurduğumu anımsıyorum. “Kızımı asla üniversiteden hatta mastardan önce yurt dışına yollamam” diye. Benim yanımda, benimle büyümesini istiyordum. Belki de bir şekilde biliyordum ki, gün gelecek kendi yaşamını kuracak. Ben de işte o ana kadar onunla mümkün olduğunca uzun zaman geçirmek istiyordum. Ve gizliden gizliye, bencil bir şekilde,  kendi hikayesini yazma vakti geldiğinde de bana yakın bir yerlerde yaşamını kuracağını ve sonsuza kadar en yakın iki arkadaş gibi yaşayacağımızı umut ediyordum.

İlk olarak, ergenlik dönemi ile öğreniyorsun ki, o senin en yakın arkadaşın olmak istemiyor! Senin yargıların, öğrenmiş ve öğretilmiş kalıpların olmaksızın kendi kabilesinde kendini tanımlamak istiyor. Ergenlik döneminde öğreniyorsun ki o sana ait değil ve onun üzerinde hak iddia edemezsin, etmemelisin. Kendi yaşamı var ve olmalı da. Her ne kadar görmemezlikten gelsek de bir gün gidecekler ve bizler kendi başımıza kalacağız, yaşamımızın iplerini bir kez daha kendi elimize alacağız.  Ergenlik dönemi ile sadece kendin için bir yaşam tasarlayabileceğin ve çocukların için ise sadece yumuşak ve sevgi dolu bir yaşam olmasını dileyebileceğin gerçeği ile karşılaşıyorsun.  Kimsenin yolculuğuna müdahale edemeyiz, sadece kendi yolculuğumuzdan sorumluyuz bu hayatta. Bunun ne kadar çabuk farkına varırsak, kendimiz için en hayırlısı olacaktır.

Bana nasıl hissettiğimi sorduklarında, karmaşık hisler içinde buluyorum kendimi;

Bugünlerde, gidiş tarihi yaklaştıkça, en baskın olanı nostalji hissi. Onu daha uzun kollarımda tutmak isterdim, kaldı ki, zaten artık o kadar uzun sarılmak bile istemiyor bana. Bana ihtiyaç duyduğunda var olmam kaydı ile onun yolculuğuna saygı duymak zorundayım. Ve fakat, içimde hikayemizi sil baştan yaşama arzusu ve nostaljisi baskın. Hayatının benim etrafımda şekillendiği yaşlarını özlüyorum. Heyecanla “şimdi nasıl eğleneceğiz, neler yapacağız anne” merakıyla bakan gözlerini özlüyorum. Birbirimizden başka hiçbir şeye ihtiyacımız olmadığı günleri anımsıyorum. Ama, biliyorum ki, nostalji geçmişe tutunmanın bir başka yolu. Bugün gelişmiş olan bakış açımız, varlığımız biliyor ki var olduğumuz “an” dışında başka bir gerçek yok. O zaman nostalji de insani yolculuğumuzda gözlemlediğimiz bir his olarak yerini almak durumunda kalıyor. Beni tanımlamayı bırakıyor.

Üzgün hissediyorum kendimi. Ebeveynlik oyununu geleneksel kalıplar içinde kabul etmiş olduğum için. Çocuk sahibi olmak insan olarak yaşamakta olduğumuz en büyük sevgi ve en büyük illüzyon aslında. Benim ülkemde, nesiller boyunca, sevginin yanı sıra, yaşlandıkları gün onlara değer verenler, bakanlar olsun diye çocuk yapılmış. Kabile diye nitelendirdikleri kavram ailelerinden oluştuğu için, yalnızlıktan ürktükleri için çoğul olarak türemeyi tercih etmişler.  Elbet biri bakar bana diye. Ve hakları olduğu illüzyonu ile, onlara öğretilen kalıplar dahilinde, kendilerinden talep edilen ilgiyi çocuklarından da talep etmişler.

Bugün ben biliyorum ki, tek başıma olsam bile, asla yalnız olmayacağım. Benim inandığım geleceğe benimle inanan nice güzel insanla çevreliyim. Bir gün emekli olmak da istemiyorum. Kendimi defalarca yenileyerek yaşamımın sonuna kadar üretmek ve fayda sağlamak istiyorum. Kızımdan hayatımdaki eksik parçaları tamamlamasını beklemem adil değil. O sadece yol arkadaşlığı yapabilir bana ve biz birbirimize her daim anlayış, sevgi ve empati ile bakmayı umabiliriz yolculuğumuzda. Bugün, zor da olsa, içimdeki hüznü hayata bakış açımı genişleterek susturabiliyorum. Ebeveynlik oyununu oynamayı tercih etmiş olabilirim ama bu kelimenin anlamını ve içeriğini dönüştürebilirim. Benim yalnızlığımdan asla o sorumlu olmayacak. Ve bir gün olur da yalnızlık hissinde kaybolursam, bu sadece benim tercihim ve sorumluluğum olacaktır.

Hayatın ona sunmak üzere hazırladıkları için heyecanlanıyorum ve umuyorum ki her anının hakkını verir, keyfini çıkartır. Biliyorum ki, kendini tanımlama yolunda sabırsız olacak, kendi sesinin arayışında arada düşüp kalkacak. Ancak inanıyor ve ümit ediyorum ki, benim kendimce yapmakta olduğum bu fedakârlık neticesinde, Ortadoğu kafa yapısından ve kurban psikolojisinden sıyrılacak ve kendine ait özel bir yaşam tasarlayacak. Umuyorum ki bizlere dayatılan bölgesel kalıpların ötesinde bir dünya vatandaşı olacak. Kendi yetilerini araştıracak ve içindeki yaratıcı varlığa alan açacak. Kendi ile barışık bir şekilde, kendi tasarladığı yaşamı ile değer katacak.

Yaşamın bana sunacaklarına ise biraz ürkek ve biraz da heyecanla yaklaşıyorum. 43 yaşında, belki de hayatımda ilk defa, kendi başıma kendi hayatımı yaşıyor ve tasarlıyor olacağım. Açıkçası çok tecrübem olmayan bu konuya heyecanla yaklaşıyorum. Böylesine genç bir yaşta yaşam içinde reankarne olma, yaşama yepyeni gözlerle bakma imkanına sahip olduğum için minnettarım. Bilinmeze olan merakım ve içimde yeni keşfe çıktığım gücüm verdiğim kararla başa çıkmamda destek oluyor bana. Khalil Gibran’ın şiiri yüreğime ışık saçıyor;

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat’ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.

Umuyorum ki, hayatta inançla çıktığım yolculuk ve geleneksel, öğretilmiş terimlere yeni anlam arayışım, ilişkimize, kızımın hayata ve kendine bakış açısına etki eder. Ona bunca senedir sevgiyle ilettiklerim, ihtiyacı olduğu zaman kullanacağı araçlar olarak ona hizmet eder. Hayattan birbirimizin üzerinden değil de birlikte keyif alacağımız bir yol arkadaşlığımız olur. Fiziksel mesafe bizleri ayıran değil, yaklaştıran bir olgu olur ve zaman sadece bir illüzyondur.

O bir zamanlar benim içimdeydi ve hep de öyle kalacak. Ama hep benimle olmak durumunda değil ve olmamalı da. O da aynı benim gibi, yaşamın anlamını arayan, özgürlüğünü arayan bir birey. Benim ise salt görevim ihtiyacı olduğunda elini tutmak, yol göstermek, destek olmak ve sevmek. Onun yaşamı onun olmalı ve benimki de benim.

İnsanoğlu olarak yaşamımızda ilginç bir geçitteyiz. Ve sanırım, aynı sizler gibi, bende yaşama dair uyanışlarımı yaşıyorum. Belki de her zaman bir nebze asi tarafım olduğundan, ben bu zorlukları olasılık olarak değerlendirmeyi seçiyorum. Onları hayatımda önüme çıkan manilerden daha ziyade, gelişimim için öğreti olarak görmeyi seçiyorum. Öğretilmiş terimlerin içine dalıp, daha önceden düşünmediğim yeni anlamlar buluyorum. Kısacası hayatta yeni bakış açılarına “neden olmasın” diye bakıyor, sevgi ve şefkatle kabul’de kalmayı tercih ediyorum. Değişimi ne öteleyebilir ne de görmemezlikten gelebilirim. Hayat kendi hızında dönüşmekte. Ben sadece onu en güzel şekilde yaşayabilir ve hatta bilinçli bir şekilde şekillendirmeye niyet edebilirim.

Güle güle tatlım, bil ki ben her zaman senin için burada olacağım. Üzerinde hak iddia edip seni yanımda tutamayabilirim ama arzu ettiğin, ihtiyaç gördüğün her an yanında olmayı seçebilirim. Bu benim tercihim ve benim sevgim, sana yüklenmiş bir görev değil. Sana beslediğim sevginin sorumlusu sen değilsin. Seni seviyorum ve sende olan her güzel parçayı kutluyorum. Sevgim sadece benim tercihim ve benim keyfim. Umarım ki kendini olmayı hayal ettiklerinin gölgesinde değil, olduğun gibi sevmeyi öğrenirsin. Hatalar, eksikler diye nitelendirdiklerini seni daha büyük bir birey olman üzere hazırlamaya gelmiş öğretiler olarak değerlendirirsin. Korkularının, öğretilmiş yargılarının, kalıplarının (gerçekçi olalım, her ne kadar seni bana öğretilenlerin ötesinde yetiştirmeye niyet etmiş olsam da içimdeki yaratanı unutup zaman zaman insan tarafımla yaklaşmış olduğumu kabul ediyor, affını diliyorum) ve kendine dair kısıtlı bakış açının ötesine geçersin. Kendini beklentilerinden özgür bırakır ve hayatı hürmet ve hayranlıkla kucaklarsın.

Sana teşekkür ediyorum. Bu sanal gerçeklikte beni annen olarak seçip yol arkadaşlığı yaptığın için. Bana hiç tatmadığım derinlikte sevgiyi ve kabulü tattırdığın için. Gelişimime fayda sağladığın için. Teşekkür ederim tatlım, sadece sen “sen” olduğun için.

Huzurla git ve sevgiyle kal. Yaradılıştan en büyük dileğim ise sana şefkatle ve sevgiyle yaklaşması. Öylesine güzel dostlarla, sevenlerle çevrelesin ki seni, düştüğün zaman, ki düşersin, yumuşacık pamukların üzerine düş ve küllerinden kendini tekrar ve tekrar yarat.

Seni seviyorum.

Annen

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s